18 Ekim 2015 Pazar

İbn Arabî ile İbn Teymiyye İhtilafına Yaklaşımlar - 8 (Alimlerden Örnekler - 3)


MUHAMMED ZÂHİD EL-KEVSERÎ ÖRNEĞİ

Bu tür konularda adı daima olmazsa olmazlar arasında sayılan allâme-i cihân İmam Muhammed Zâhid el-Kevserî, konuyla ilgili bilhassa Sûfî camianın zihnini ışıldatacak bir kandildir. 1296 (m. 1879) yılında Düzce’nin Çalıcuma köyünde dünyaya gelen İmam Zâhid el-Kevserî, küçük yaştan itibaren başladığı ilim tahsilini başarılı bir şekilde tamamlayıp bilahare Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin ders vekilliğine kadar yükselmiş, bu süreçte modernizm rüzgarlarıyla birlikte kanser gibi topraklarımızda yayılan “reform” adı altındaki tahrifat çalışmalarına ve İttihatçıların bozguncu faaliyetlerine karşı şiddetli mukavemet göstermiştir. Başta saltanatın ilğâsı olmak üzere Kemalist inkılaplar ile birlikte İslam dinine ve hoca sınıfına doğrudan kast edilmesi karşısında Mısır’a hicret etme kararı almış ve 3 Aralık 1922 Pazar günü İskenderiye’ye gitmiş, ömrünün kalanını ise başta Kahire olmak üzere Mısır’da geçirmiş ve burada vefat etmiştir. 

İmam Zâhid el-Kevserî’nin talebelerinden Ahmed Hayri, İmam’ın zül cenâheyn vasfıyla aynı zamanda bir mutasavvıf olduğu, Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi’ye intisaplı bir Nakşibendî olduğu ve silsilesinin Ahmed Ziyaüddin Gümüşhânevî Hazretleri vasıtasıyla Şeyh Hâlid-i Bağdâdî’ye (k.s.) dayandığı bilgisini vermektedir. (1) Tüm İslamî ilim dallarında yed-i tûlâ sahibi olan ve Hanefî-Mâturîdî çizginin otoriteleşmiş temsilcilerinden olan İmam’ın aynı zamanda Sûfîyyü’l-meşrep olması konumuza ışık tutması açısından çok değerlidir. 


Eserlerine vakıf olanların malumudur ki İmam Kevserî, şiddetli bir İbn Teymiyye karşıtıdır. Başta Makâlât olmak üzere eserlerinde yer yer, İbn Teymiyye’nin kitaplarındaki bazı görüşlerin kişiyi iman dairesinin dışına çıkaracak kadar tehlikeli ve hatalı olduğunu vurgular. Onun son derece sert eleştirilerini celb eden İbn Teymiyye’nin eserlerindeki bazı bölümler şunlardır: 

“Malumdur ki Kitap, Sünnet ve İcma’, bütün cisimlerin muhdes (sonradan yaratılmış) olduğunu ve Allah’ın cisim olmadığını söylemez. Müslümanların imamlarından hiçbir imam da böyle bir şey söylememiştir. Dolayısıyla ben bu görüşü (Allah’ın cisim olmadığı görüşünü) terk etmekle ne fıtrattan ne de şeriattan çıkmış olurum.” (2) 


İbn Teymiyye’nin, Müslümanların imamlarından hiçbirinin Allah’ın cisim olmadığını söylemediği yönündeki iddiasına karşın İmam A’zam Ebû Hanîfe “Allah’ın varlığı, cisim, cevher, araz, had, zıd, eş ve ortaklardan münezzehtir.” (3) cümlesiyle Allah’ın cisimlikten ve cisimlere mahsus özelliklerden berî ve münezzeh olduğunu vurgulamaktadır. 

“Malumdur ki Allah’ın kelamındaki el-Vâhid ismi, Allah’ın sıfatlarının selbi (var olmadığı) ve Allah’ın duyularla idrak edilemeyeceği anlamına gelmez. Allah’ın varlığının bir sınırı olmadığı anlamına da gelmez. Bunlar, Cehmiyye’nin ve tabilerinin bid’at görüşler olarak ortaya attıkları şeylerdir.” (4) 

İbn Teymiyye, Allah’ın duyularla idrak edilebileceğini ve O’nun varlığının bir sınırı olduğunu, aksinin ise Cehmiyye’nin bid’at görüşlerinden biri olduğunu söylerken, öte yandan İmam Tahâvî Hazretleri, meşhur akîde metninde “Vehimler O’na erişemez, anlayışlar O’nu idrak edemez.” (m. 8) ve “O hudud ve sınırlardan, erkan, organ ve araçlardan münezzehtir.” (m. 45) cümleleriyle Allah’ın duyularla idrak edilemeyeceğini ve O’nun varlığı için bir sınırın söz konusu olamayacağını, sınır, organ ve araç gibi beşere mahsus özelliklerden münezzeh olduğunu ikrar etmektedir.

"Allah Teâlâ'nın kitabında, Hz. Peygamber (sav.)'in sünnetinde, sahabeden, tabiinden ve tebe-i tabiinin büyüklerinden hiçbirinin sözlerinde ne Müşebbihe ne de teşbih zemmedilmiştir (kötülenmiştir). Yahut teşbih görüşünü reddeden bir ifade yoktur. Teşbih ve Müşebbihe'yi kötüleme tavrı, sadece Cehmiyye'den gelmiştir." (5)

Allah Teâlâ'yı mahlukata benzetmek manasına gelen teşbih görüşü, İbn Teymiyye’nin savunduğunun aksine, "O'nun hiçbir misli yoktur." (Şûrâ 11), "Hiçbir şey O'na denk değildir." (İhlâs 4), "Allah'a emsaller/benzerler koşmayın." (Nahl 74) gibi muhkem ayetlerin açık ifadesiyle yasaklandığı gibi, Allah'ın hiçbir mahluka hiçbir yönden benzemeyeceği ve O'nu mahlukata mahsus özelliklerle vasıflandırmanın küfür olduğu, el-Fıkhu'l-Ekber (s. 1), el-Akîdetü't-Tahâviyye (m. 37) gibi selefe ait birçok akâid metninde ve kitabında da vurgulanmıştır. Ayrıca İmam Ebû Hanîfe Hazretlerinin şu cümleleri Selef-i Sâlihîn’in, teşbih görüşü ve Müşebbihe mezhebi karşısındaki tutumunu bizlere gösterir niteliktedir: "Bize doğu tarafından iki bid'at görüş geldi. Biri Cehm bin Safvân'ın ta'tîl görüşü, diğeri Mukâtil bin Süleyman'ın teşbih görüşü. … Cehm, teşbihi nefyde ifrata gitti ve Allah hiçbir şeydir demeye kadar işi götürdü. Mukâtil ise Allah'ı mahlukata benzetmekte (teşbihte) ifrata gitti.(6)

İbn Teymiyye başka bir eserinde de şunları söyler:

“Ehl-i hadisten bir taife, içerdiği çelişkiden dolayı bu rivayeti reddetmiştir. Ebû Bekir el-İsmâilî, İbnü’l-Cevzî ve başkaları böyle yapmıştır. Lakin Ehl-i Sünnet’in ekseriyeti bunu kabul etmiştir. Bu rivayette şöyle denmiştir: “Şüphesiz Allah’ın Arş’ı -veya Kürsisi- gökleri ve yeri kuşatır. Ve şüphesiz Allah, Arş’a oturur(!) ve Arş’tan dört parmaklık dahi fazlalık kalmaz -veya Arş’tan sadece dört parmaklık fazlalık kalır.- Ve şüphesiz Arş, bundan dolayı inler/ses çıkarır, tıpkı yolcusunun oturmasıyla gıcırdayan yeni bir semer gibi.” … Lakin, bu rivayetin ravilerinin ekseriyeti şu ibareyle nakletmiştir: “Arş’tan sadece dört parmaklık fazlalık kalır.” O halde Arş, Allah’tan dört parmak daha büyük kabul edilmiş olur. … Şüphesiz Kur’an’ın metodu, Allah’ın azametini açıklarken, Allah’ın bilinen her şeyden daha azametli/büyük olduğunu vurgulamaktır. … Burada Arş’ın azametiyle birlikte Rabb’ın azameti zikredilmiştir ki şüphesiz O, Arş’ın tamamını (?) istiva etmiştir, Arş’tan dört parmaklık dahi fazlalık (boşluk) kalmaz.(!)” (7) 

Bu rivayette görüldüğü gibi hadisin metninde, manasını ve maksudunu etkileyebilecek/değiştirebilecek ölçüde farklılıklar ve çelişkiler olması neticesinde, hadis usulünde “ıztırab” adı verilen bir illet meydana gelir ki hadisin sıhhatini olumsuz etkilemektedir. Burada birbiriyle çelişen “Arş’tan sadece dört parmaklık fazlalık kalır.” ile “Arş’tan dört parmaklık fazlalık dahi kalmaz.” ifadeleri ve “Allah’ın Arş’ı” ile “Allah’ın Kürsi’si” ifadeleri arasındaki tezattan dolayı -İbn Teymiyye’nin de kabul ettiği üzere- bu hadis ıztırablıdır. Bu ise hadisin sıhhat derecesini zedeleyen bir illettir. Çünkü söz konusu ifadelerden hangilerinin geçerli olacağı hususu, hadisin manasını ve maksudunu değiştirmektedir. Ayrıca hadisin görünen manası, Ehl-i Sünnet alimlerinin Kur’an ve sahih Sünnet’ten istinbat ettiği tenzih akîdesine aykırılık teşkil eder. Nitekim oturmak, bir kütleye sahip olmak, hacimsel bir alan kaplamak, bir mekanda olmak gibi vasıflar, mahlukata/beşere mahsus vasıflardır ve hiçbir misli/benzeri olmayan Allah Teâlâ’yı bu tür beşere mahsus olan ve acziyet-ihtiyaç ifade eden vasıflardan hassasiyetle tenzih etmek gerekir. İmam A'zam Ebû Hanîfe Hazretleri de, 
"Allah Teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş'ın üzerine) istikrar (yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş'a istiva etmiştir. Eğer (Arş'a ve bir yerde yerleşip mekân tutmaya) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idare etmeye muktedir olamazdı. Oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş'ı yaratmadan önce Allah Teâlâ nerede idi? Yüce Allah bundan münezzehtir." (8) cümleleriyle İbn Teymiyye'nin düşündüğünün aksine, Allah Teâlâ'nın Arş'a istivasının oturmak, mekan tutmak, yerleşmek suretiyle olmadığını, bu fiillerin mahluklara ait fiiller olduğunu ve Yüce Allah'ın bunlardan münezzeh olduğunu vurgular.

İmam Zâhid el-Kevserî, “Etîtü’l-Arş” rivayeti olarak bilinen “Allah’ın Arş’a oturması ve Arş’ın inlemesi/gıcırdaması” olarak özetleyebileceğimiz yukarıdaki rivayetin senedindeki İbn İshak’ın birçok hadis tenkitçisi tarafından cerh edildiğini (olumsuz eleştirildiğini), onu destekleyenlerin ise belli şartlarla desteklediğini söyler. (9) Nitekim Hâfız Zehebî, söz konusu “Etîtü’l-Arş” rivayetinin sıhhati hakkında şunları söyler: “Bu cidden garîb, ferd (tekil-başka rivayetler tarafından desteklenmeyen) bir rivayettir. Rivayetin senedindeki İbn İshak, sadece megazi konusunda hüccettir. Onun münker (zayıf) ve acaib rivayetleri vardır. … Öte yandan etît/inleme konusunda sâbit bir nass gelmemiştir.” (10) İmam Ahmed bin Hanbel bu rivayetin senedindeki İbn İshak hakkında: “Onun megazi ile ilgili hadisleri yazılır. Ancak haram-helal söz konusu olduğunda ondan daha kuvvetlilerini isteriz.” (11), İbn Humâm ise “İbn İshak sika ve sadûktur (güvenilirdir). Lakin an’ane yaptığı zaman delil olarak kabul edilmez.” der. (12)

Hadis tenkitçileri nazarında İbn İshak müdellis bir râvîdir (13) ve müdellis râvîlerin an’ane yoluyla naklettikleri hadisler, ulema nazarında delil olarak kabul edilmemektedir. (14) İbn İshak, bu rivayetin Ya’kûb b. Utbe’den naklinde infirad etmiştir (yalnız kalmıştır) ve an’ane yapmıştır. Cerîr b. Hâzim de rivayetin İbn İshak’tan naklinde infirad etmiştir ve söz konusu Cerîr b. Hâzim, muhtelit (15) bir râvîdir. (16) Hadis ulemasının tenkitleri ve söz konusu “Etîtü’l-Arş” hadisinin gerek metin gerekse sened itibariyle taşıdığı illetler, İbn Teymiyye’nin savunduğunun aksine hadisin zayıf olduğunu ve dolayısıyla itikadda bir şey ifade edemeyeceğini gösterir.

Yine İbn Teymiyye, aynı eserinin başka bir bölümünde şöyle söyler: 

“Razı olunmuş ulema ve Allah’ın makbul evliyası nakletmiştir ki: “Şüphesiz Allah, Rasulullah (sav.)’i Arş’ın üstünde kendi yanına oturtur.” Bu rivayeti Muhammed ibn Fudayl, Leys’ten, o da Mücâhid’den, “Umulur ki Rabbin seni Makâm-ı Mahmûd’a eriştirir.” (İsrâ 79) ayetinin tefsiri olarak nakletmiştir.” (17) 

İbn Teymiyye’nin razı olunmuş alimlerin ve Allah’ın makbul dostlarının naklettiğini söylediği bu rivayet hakkında Hâfız Zehebî: “Hz. Peygamber (sav.)’in Arş’a oturtulması ile ilgili rivayetlerin hiçbiri sabit değildir. Bu konuda çok fazla zayıf hadis vardır.” (18) demektedir. Hadisin senedinde yer alan ve el-İşfâk adlı eserinde İmam Kevserî'nin de cerh ettiği İbn Lehi'â ve hadisin senedi hakkında Ebu’l-Hasen el-Heysemî: “Bu hadisin isnâdında İbn Lehi'â vardır, bu zat müdellistir ve onun desteklenmeyen rivayetleri zayıftır. Ayrıca yine bu hadisin isnâdındaki Atâ bin Dînar’ın Said b. Cübeyr’den hadis dinlemediği söylenmiştir.” (19) der. Yine İbn Hibbân, hadisin isnâdındaki İbn Lehi'â hakkında: “Gördüm ki, İbn Lehi'â, zayıf râvîlerin rivayetlerini, güvenilir râvîlerden almış gibi naklediyor.” (20) demektedir. Nâsıruddin el-Albânî ise İbn Lehi'â’nın seyyi’ü’l-hıfz (hafızası kötü) olduğunu söyler. (21) Kimi cerh-ta'dil otoritelerinin, İbn Lehi'â'nın aslında sika (güvenilir) bir ravi olduğunu söylemelerinin yanı sıra, müdellis bir ravi olduğu ve kendisine ait bir hadis sahifesinin kaybolması sonucu ezberindeki rivayetleri ve ravileri karıştırmaya başlamasından dolayı hadis otoritelerince cerh edildiği bilgisi elimizdedir. Hadis alimlerinin bu tespitleri doğrultusunda İbn Teymiyye’nin sahih olarak kabul ettiği, Hz. Peygamber (sav.) Efendimizin Arş’a (hâşâ Allah’ın yanına) oturtulması ile ilgili rivayetlerin aslında zayıf olduğu ve itikadda bir şey ifade etmeyeceği sabittir. 

Yukarıda kendisinden naklettiğimiz üzere İbn Teymiyye Allah'ın Arş'a oturduğu ve Arş'ın tamamını kapladığı görüşündedir. Aksi halde İbn Teymiyye'ye göre Arş, boyut olarak Allah'tan daha büyük kabul edilmiş olur ama ona göre Allah hacim itibariyle her şeyden büyüktür, büyük olmalıdır. Allah'ın Arş'ın tamamını kapladığını düşünürken; öte yandan tamamı Allah tarafından kaplanmış ve dört parmak bile boşluk kalmamış olan Arş'ta "Makam-ı Mahmud" adlı boş bir yer bulunduğunu ve buraya Rasulullah'ın oturtulacağını savunması, İbn Teymiyye'nin kendisi açısından çelişki teşkil eder. Bu çekişkilerden kurtulmanın yolu ise, Allah'ın boyut, hacim, cisimlik, mekansallık, oturmak, alan kaplamak gibi beşerî hususiyetlerle asla bağdaştırılmaması gerektiği hakikatidir. Kabul edildiği takdirde ardı arkası kesilmeyen çekişkilere ve itikadî problemlere sebebiyet veren bu rivayetler, zaten sıhhatlerindeki kusurlar nedeniyle itikada konu edilemez, sahih ve münezzeh Allah inancına mugayirdir.

Yine İbn Teymiyye, başka bir eserinde şöyle der: 

“Selef, bu ve benzeri haberlerin naklinde ittifak etmiştir. Örneğin; Atâ ibn Ebî Rabâh, Habîb ibn Ebî Sâbit, A’meş, Sevrî ve onların arkadaşları inkar etmeden bunu nakletmiştir. Şöhret seviyesine ulaşan bu çeşitli rivayetler delildir ki, ümmetin alimleri, Allah’ın Adem’i Rahman’ın suretinde yarattığı görüşünü inkar etmemişlerdir. Tam aksine, bu görüş üzerinde ittifak etmişlerdir. Bazılarının, bu rivayetin kerih/zayıf olduğunu söyledikleri görülebilir. Çünkü ümmetin alimleri üzerinde ittifak etmiş olsa bile bazı şeyler vardır ki cahiller onu işitip yanlış sonuçlara gidebilir.” (22) 

İbn Teymiyye’nin, üzerinde Selef’in ittifak ettiğini söylediği “Şüphesiz Allah, Adem’i Rahmân’ın suretinde/biçiminde yaratmıştır.” rivayeti hakkında İbn Huzeyme: “Bu rivayette üç illet/zayıflık vardır. Birincisi; Sevrî, bu rivayetin naklinde Atâ ibn Ebî Rabâh’a muhalefet etmiş ve hadisi mürsel olarak (yani sahabe ismi zikretmeden) nakletmiştir. İkincisi; A’meş, müdellis bir râvîdir ve bu hadisi naklederken an’ane yapmıştır. Üçüncüsü; Habîb b. Ebî Sâbit de müdellis bir râvîdir ve bu hadisi naklederken an’ane yapmıştır.” (23) ifadeleriyle bu rivayetin senedindeki illetleri açıklar. Zâhid el-Kevserî de İbn Huzeyme’nin söz konusu eserindeki itikadî meselelerde birçok yanlışlık olduğunu, lakin bu rivayetin üç illetini açıklarken isabet ettiğini söyler. (24) İbn Teymiyye’nin sahih olduğunu düşündüğü, Allah’ın Adem (as.)’ı Rahman’ın suretinde yarattığına dair rivayetler de isnadlarındaki illetler dolayısıyla aslında zayıftır ve itikadda bir şey ifade etmemektedir. Aksi halde Adem (as.)'ın Allah'ın biçiminde olduğuna (veya tam tersi) inanılması tehlikesi doğar ki Allah Teâlâ'nın hiçbir şeye benzemediği/benzetilmemesi gerektiği hakikatine aykırılık teşkil eder. 

İbn Teymiyye’nin kendi şahsî kanaatini sık sık ekseriyete, Selef’e, Ehl-i Sünnet’e vs. atfettiğini ve bu yolla kendi görüşünü meşrulaştırmaya çalıştığını düşünen İmam Kevserî, İbn Teymiyye’nin bu görüşlerine kısaca şu cümlelerle mukabele eder: 

“Cenâb-ı Hakk’ın “Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’ı istiva eden, yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilen O’dur. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” (Hadîd 4) ayetinde “istiva” ile “kullarla beraber olma” fiillerini birlikte-aynı ayette zikretmiş olması, istivanın mekânsal bir yerleşme olmadığının kesin delillerinden birisidir.” (25) 

“Cenâb-ı Hakk’ın bir mekânda yerleşmiş bulunduğunu söyleyen kimse putperesttir.” (26) 

“Yine Cenâb-ı Hakk’ın bir sınırı, keza O’nun bir mekânı ve mekânının da bir sınırı olduğunu söylemek tecsimdir. Tecsim (yani Allah’a cisimlik isnad etmek) ise putperestlikten başka bir şey değildir.” (27) 

“Haşeviyye taifesinin, kitaplarında İmam Mâlik ve İmam Ebû Hanîfe’den rivayet ettikleri -teşbih ve tecsim ifade eden- görüşler sahih senedlerle nakledilmemiştir.” (28) 

“Osman b. Said ed-Dârimî’nin İbn Teymiyye tarafından hararetle tavsiye edilen Nakzu’d-Dârimî adlı eserinde yer alan “Yüce Allah’ın dilerse oturacağı, kalkacağı, yukarıdan aşağıya inip aşağıdan yukarıya çıkacağı, Cenâb-ı Hakk’ın kulları ile arasında maddi bir mesafe bulunduğu, dolayısıyla minaredeki bir insanın yerdeki bir insana nazaran Allah’a daha yakın olacağı vb.” görüşler küfürdür.” (29) 


İmam Zâhid el-Kevserî, naklettiğimiz üzere İbn Teymiyye’nin söz konusu görüşlerini çok sert ifadelerle eleştirmektedir. Buna rağmen ilim vakarını ve itibarını elden bırakmayan İmam Kevserî, itikâdî hususlarda şiddetle eleştirdiği İbn Teymiyye’ye eserlerinde yer yer atıflar yapar. Bazı meselelerde İbn Teymiyye’nin eserlerini kaynak olarak zikretmekten ve ihkâk-ı hak kabilinden görüşlerini referans olarak almaktan ve nakletmekten geri durmaz. (30) Bu ise, en büyük karşıtlarından biri olan İmam Kevserî’nin İbn Teymiyye’nin ilim adamı/alim şahsiyetine hak ettiği değeri verdiğini gösterir bir karinedir. 


Konumuzun diğer boyutu olmak üzere, İmam Muhammed Zâhid el-Kevserî, İbn Arabî hakkında ise şunları söylemektedir: 

“Müellif (yani İbn Arabî), kitapta ele aldığı bazı meselelere hiç girmeyebilirdi. Sekr ehli abidlerin şatahatlarına (şuursuz iken söylenmiş aykırı sözlerine) dalmaktan uzak durulması gerektiğini düşünüyorum. Zira bu konuda söylenecek söz, son söz olmayabilir. Hatta bu mesele hakkında ihtilaf eden tarafları razı etmek az görülen bir şeydir. Vahdet-i vücûd, onu açıklığa kavuşturmak için ortaya konulan her gayretin zayi olduğu bir mevzudur. Hep müşahede edilegeldiği gibi, bu mevzunun derinliğine girenlerin ekseriyeti zararlı çıkmıştır. Bilindiği gibi şeriata bağlı kalanların tuttuğu yol, vahdet-i şuhûddur.” (31) 

Kendisi de bir Sûfî olan İmam Kevserî, daha önce başka alimlerden naklettiğimiz üzere İbn Arabî’nin eserlerinden ve görüşlerinden uzak durulması gerektiğini söylemekle tasavvufun temelinde bulunması gereken şeriat çizgisini muhafaza etmektedir. Bütün bunlarla birlikte bir şahs-ı muayyenin ithamından/tekfirinden hassasiyetle kaçınan İmam Kevserî’nin şu sözleri birer ibret vesikasıdır: 


“Biz bir kimsenin küfre girdiğini söylediğimizde, onun, kişiyi dinden çıkaran bir söz söylediğini anlatmak isteriz. Onu söyleyenin kafir olduğuna kesin bir şekilde hükmetmeyiz. Çünkü söz konusu kişinin tevbe etmiş ve amel defterinin hayırla mühürlenmiş olma ihtimali söz konusudur. Bizim buradaki amacımız, Müslümanları böyle bir sözden ve onu söyleyeni kendisine örnek almaktan sakındırmaktır.” (32) 





İnşallah devam edecek… 

Dipnotlar:

(1) Ahmed Hayrî, İmam el-Kevserî, nşr; el-Mektebetû'l-Ezheriyye li't-türâs, 1420/1999 s.5 

(2) İbn Teymiyye, Beyân-ı Telbîsü’l-Cehmiyye, 1/118 

(3) el-Fıkhu’l-Ekber, s. 2 

(4) İbn Teymiyye, Beyân-ı Telbîsü’l-Cehmiyye, 1/484 

(5) İbn Teymiyye, Beyân-ı Telbîsü'l-Cehmiyye, 6/497-98

(6) Hatîb el-Bağdâdî, Târihu Bağdâd, 13/164-65

(7) İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ, 16/435-6-7 

(8) el-Vasıyye, s. 73

(9) Makâlâtu’l-Kevserî, s. 516

(10) el-Uluvv, 1/415-16

(11) Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât, s. 418-19

(12) Fethu'l-Kadîr, 1/31

(13) Beyhakî, a.g.e, aynı yer.


(14) Hadis usulünde “müdellis”, tedlis yapan râvîler için kullanılan bir cerh ifadesidir. Râvînin, bir hadisi naklederken o hadisi kendisinden dinlediği kişinin ismini her hangi bir sebepten dolayı gizlemesi manasına gelir. Bu ise, râvînin bir hadisi aslında bizzat işitmediği bir zattan bizzat işitmiş gibi nakletmesi demektir. Dolayısıyla tedlis yapan bir râvînin bir hadisi, öğrendiği şahıstan doğrudan dinlediğini çağrıştıran “haddesenâ, ahberanâ, semi’tu” gibi ibareler yerine, ondan doğrudan dinlediği izlenimi vermeyen “an …” ekiyle nakletmesi (yani an’ane yapması), hadisin senedinde kopukluk olduğu izlenimini doğurması hasebiyle o hadisin sıhhat derecesini düşüren bir illettir. Bu itibarla müdellis bir râvînin an’ane yoluyla naklettiği hadislerin reddedilmesi, muhaddisler nezdinde müttefekun aleyh bir usûl-i hadis kaidesi olarak tespit ve kabul edilmiştir. 

(15) Hadis usulünde “muhtelit”, ihtilata maruz kalan hadis râvîleri için kullanılan bir cerh ifadesidir. İhtilat ise, yaşlanmaya veya bazı psikolojik durumlara bağlı olarak hadis râvîsinde görülen ciddi hafıza kusurlarının genel adıdır. “Hadis ilminde ihtilat, çoğunlukla, hadis râvîlerinin, uzun ve meşakkatli tahsil hayatları sonrası yaşlılık demlerine baliğ olduklarında hafızalarının giderek zayıflaması, kimi zaman da bir insan olarak tahammülü zor ağır bir hastalık yahut çok sevilen bir yakını kaybetme gibi özel durumlar neticesinde aklî dengenin bozulması ve bunun sonucu olarak râvînin rivayetinde hatalarının çoğalıp doğruları kadar veya daha fazla olması anlamını ifade eder.” Bkz: Mehmet Fatih Kaya, Hadis Usûlünde İhtilât, Rıhle Kitap, İstanbul



(16) İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, 2/75

(17) İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ, 4/374 

(18) el-Uluvv, 2/1081

(19) Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 7/51 

(20) İbn Hibbân, Kitâbu’l-Mecrûhîn, 2/12 

(21) İbn Ebî Âsım, Kitâbü’s-Sünne, s. 230 

(22) İbn Teymiyye, Beyân-ı Telbîsü’l-Cehmiyye, 6/445 

(23) İbn Huzeyme, Kitâbu’t-Tevhîd, s. 38 

(24) Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât, s. 291, 1 no’lu ta’lik; Söz konusu rivayetin farklı tariklerinin metin ve sened yönünden taşıdıkları illetler için bkz: Ebubekir Sifil, Çağdaş Dünyada İslamî Duruş, s. 227 vd. 

(25) Makâlâtu’l-Kevserî, s. 366-7 

(26) Makâlâtu’l-Kevserî, s. 377 

(27) Makâlâtu’l-Kevserî, s. 378 

(28) Makâlâtu’l-Kevserî, s. 411; İmam Kevserî'nin "Haşeviyye taifesi" diyerek İbn Teymiyye'yi ve onun çizgisini takip edenleri kast ettiğine dair elimizde bir karine yoktur. Fakat gerek İbn Teymiyye’nin kitaplarında, gerekse Selefî çevrelerce muteber sayılan İbn Ebi’l-İzz'in el-Akîdetü’t-Tahâviyye Şerhi gibi kitaplarda İmam A’zâm Ebû Hanîfe Hazretleri’nin, Allah’ın gökte olduğunu inkar edenin kafir olacağını söylediğine dair rivayetlere rastlamak mümkündür. İmam Kevserî, bu rivayetlerin sahih senedlerle nakledilmediğini vurgulamaktadır. Ayrıca bkz: el-Fıkhu’l-Ekber, Aliyyu’l-Kârî Şerhiyle birlikte, s. 216 vd. 

(29) Makâlâtu’l-Kevserî, s. 355-6 


(30) Örn; Zâhid el-Kevserî, Nazratü’n-Âbira, s. 119 

(31) Mukaddimâtu’l İmâm el-Kevserî, s. 554 

(32) Makâlâtu’l-Kevserî, s. 400

14 Ağustos 2015 Cuma

İbn Arabî ile İbn Teymiyye İhtilafına Yaklaşımlar - 7 (Alimlerden Örnekler - 2)

İMAM CELÂLÜDDÎN ES-SUYÛTÎ ÖRNEĞİ

İslam ilim tarihinde İmam Suyûtî olarak bilinen Ebu’l-Fadl Celâlüddîn Abdurrahmân es-Suyûtî (r.a.), 849 (m. 1445) senesinde Kahire’de doğmuştur. İslamî ilimlerin tamamında otorite haline gelmiş, her mezhep ve meşrepten kitlelerin takdirini kazanmış ve çok geniş çevrelerce 10. asrın müceddidi olarak kabul edilmiştir.

İmam Suyûtî, Tabakâtu’l-Huffâz adlı tabakat kitabında İbn Teymiyye’nin hal tercemesinde: “İbn Teymiyye; şeyh, imam, müctehid, müfessir, şeyhülislam, zahidlerin önderi, Takiyyuddîn Ebu'l-Abbas Ahmed b. Şihâbuddîn … el-Harrânî …” (1) cümlelerinden sonra İbn Teymiyye’nin ilim tahsilinden ve hayat serüveninden kısaca bahseder. Hal tercemesinde övgülerle bahsettiği İbn Teymiyye’nin bazı itikadî görüşlerinde İmam Suyûtî’nin ondan ayrı düşündüğünü de yine kendi eserlerinden görüyoruz. “Fevklerinde olan Rablerinden korkarlar.” (2) ayetindeki “fevk” kelimesinin “yukarıdalık” anlamında bir yön veya istikamet belirtmediğini, yücelik ve üstünlük manasında olduğunu (3) söyleyen İmam Suyûtî, başta Allah’ın Arş’a istivasıyla ilgili ayetler olmak üzere bu tür müteşabih ayetlerle kastedilenin zahirî manaları olmadığını, zahirî manalarından Allah’ı tenzih etmek gerektiğini söyleyerek (4) İbn Teymiyye’den ayrılır. 


Yine İmam Suyûtî, İbn Arabî hakkında ise Tenbîhu'1-Gabî fî Tenzîh-i İbn Arabî adlı bir risale yazmıştır. Bu risalesinde İmam Suyûtî İbn Arabî’den şöyle bahseder:

“Muhyiddin ibn Arabî hakkında alimler iki fırkaya ayrılmış, bir kısmı onun veli olduğuna, bir kısmı ise veli olmadığına inanmıştır. Bence iki fırkanın da razı olmayacağı bir yol vardır: Muhyiddin ibn Arabî’nin veli olduğuna inanılması, fakat kitaplarının okunmasının haram olması.” (5)

Buna göre kendisi de bir mutasavvıf olan İmam Suyûtî, İbn Arabî’nin veli olduğunu kabul etmekte, lakin İbn Arabî’nin kitaplarındaki sahih İslam itikadıyla bağdaşmayan cümlelerden dolayı kitaplarının okunmaması gerektiğini düşünmektedir. Yine İmam Suyûtî, risalesinin başka bir yerinde İzzeddîn ibn Abdüsselâm (r.a.)’dan şu olayı nakleder:

“Fakih, alim İzzüddîn ibn Abdüsselâm, Muhyiddin ibn Arabî’nin aleyhinde konuşur ve onun zındık olduğunu söylerdi. Bir gün arkadaşları kendisine “Bize kutbu göstermeni istiyoruz.” dediler. O da Muhyiddin ibn Arabî’yi gösterdi. Bunun üzerine arkadaşları: “Sen ona hem zındık diyorsun, hem de onun kutup olduğunu söylüyorsun. Bu nasıl olur?” dediler. İzzüddîn ibn Abdüsselâm: “Ben ona zındık diyerek şeriatı koruyorum. Kutup diyerek ise hakikati söylüyorum.” demiştir.” (6)




İmam Suyûtî'nin İbn Arabî hakkındaki söylemleri kimi çevrelerce çelişkili bulunmuştur. Nitekim İbn Arabî hakkında: "Kur'ân-ı Kerîm'i cevher-i lâfzîsinin iktizâ etmediği bir vechile tefsîr etmek tahrîm-i galîz ile haramdır. Kendisine Kitâbu'l-Fusûs nisbet edilen mübtedi' İbn Arabî'nin yaptığı gibi..." (7), "Biz i'tikad ederiz ki, ilmen, amelen, sohbeten Sôfiyye'nin seyyidi bulunan Ebu'l Kasım el-Cüneydî'nin tarîki, kavim bir tarîktir. Çünkü bu, bid'atlerden hâlî, tefvîz ve teslim, nefisten teberrî dâiresinde cârîdir. İbn Arabî ve emsâli gibi mutasavvıfeden bir cemâatın tarîki hilâfına ki, o zendikadır, Kitap ve Sünnet'e münâfîdir." (8) demiştir ki bu sözler, İbn Arabî'yi tebcîl eden diğer söylemleri ile tezat teşkil eder.

İmam Suyûtî’nin, iki zattan da nakledilmiş olan sahih İslam itikadına aykırı görüşleri benimsememek, ama haklarında Allah’tan hayırdan başka bir şey dilememek olarak özetleyebileceğimiz duruşu, zihinlerimize ışık tutan bir kandil mesabesindedir.

FAKİH İBN ÂBİDÎN ÖRNEĞİ

1198 (m. 1784) senesinde doğan meşhur Hanefî fakihi Muhammed Emîn İbn Ömer İbn Âbidîn ed-Dımeşkî, Hz. Hüseyin Efendimizin soyundandır. Hanefî fıkhının son dönem otoritelerinin önde gelenlerinden kabul edilmekle birlikte tüm çevrelerin takdirini kazanan İbn Âbidîn (r.a.), aynı zamanda Nakşibendî tarikatının önde gelenlerinden Şeyh Hâlid-i Bağdâdî (k.s.)’nin müridi olan bir Sûfî olup, Şeyh’in cenaze namazını da bizzat kıldırmıştır. İbn Âbidîn’e ait olan meşhur Reddü’l-Muhtâr ale’d-Dürrü’l-Muhtâr adlı hacimli fıkıh kitabı, yazıldığı günden bugüne Hanefî fıkhının en temel kaynaklarından biri olagelmiştir. 




İbn Âbidîn (r.a.), Reddü’l-Muhtâr’da İbn Arabî’nin hal tercemesinde Ebussuud Efendi’nin İbn Arabî’nin kitaplarındaki aykırı görüşlerin onun kitaplarına sonradan sokuşturulmuş olduğu ve kitaplarının tahrif edilmiş olduğu görüşünü nakleder ve destekler. Bu konuda şunları söyler:

“Şeyh-i Ekber’in kitabında şeriata uymayan sözlerin tahrif ve Şeyh’e iftira olduğu sabit olursa zaten bunların okunmaması vacibdir. İftira olduğu sabit olmazsa herkes bu sözler ile Şeyh-i Ekber’in ya muradını anlayamaz veya muradının hilafını anlar da bu sözleri inkar eder. Bu takdirde de bu sözlerin okunmaması vacibdir. … Bir kitabın Muhyiddin ibn Arabî’ye ait olduğu sabit olunca, o kitaba bir düşman veya bir mülhid veyahut bir zındık tarafından kelimeler sokuşturulmuş olması ihtimali bulunabilir. Bu yüzden o kitapta mevcut olan her kelimenin Şeyh’e ait olduğunun sabit olması veya o kelimleler ile Sûfîler arasında bilinen mananın kastedilmiş olduğunun sabit olması lazımdır. Bunu bilmek ise mümkün değildir.” (9)

Yine kitabının aynı yerinde Muhyiddin ibn Arabî’nin “Bizden olmayanların kitaplarımızı okumaları haramdır.” dediğini, İmam Suyûtî’nin ve İzzeddin ibn Abdüsselâm’ın İbn Arabî hakkındaki mutedil görüşlerini, Ebussuud Efendi’nin ve İbn Kemâl Paşa’nın da Muhyiddin ibn Arabî’yi medheden ifadelerini nakleder. Netice itibariyle İbn Âbidîn, İbn Arabî’nin velayetini teslim etmekte, lakin kitaplarının okunmasını men etmektedir.

İbn Teymiyye hakkında ise İbn Âbidîn, yine aynı eserinde muhtelif bağlamlarda bir alim olarak İbn Teymiyye’nin görüşlerini ve fetvalarını referans olarak alır ve onun Mecmu’u’l-Fetâvâ, es-Sârimu’l-Meslûl gibi kitaplarından alıntılar yapar. İbn Teymiyye’den yer yer şeyhülislam olarak, yer yer hafız olarak bahseder. Yine Nureddin Yıldız hocaefendinin ifadesiyle; “Bir yerde de bir konuyu anlatırken, İbn Teymiyye’nin Hanefîlere ait bir söz söylediğini naklederken, kendisinin üstadlarından o nakli görmediğini ama İbn Teymiyye ‘güvenilir bir kaynak/sebt’ olduğu için bunu ondan naklettiğini söyler.” (10)

İbn Âbidîn de bu ihtilafla ilgili yolumuzu aydınlatan mutedil alimlerden biri konumundadır.


MÜFESSİR ÂLÛSÎ ÖRNEĞİ


1217 (m. 1802) senesinde Bağdat’ta doğan Ebu’s-Senâ Şihâbuddîn Mahmûd el-Âlûsî’nin soyu baba tarafından Hz. Hüseyin Efendimize, anne tarafından ise Hz. Hasan Efendimize dayanmaktadır. Mîlâdî 1851’de Sultan Abdülmecid döneminde meşhur tefsiri Rûhu’l-Ma’ânî’yi bitirmiş ve İstanbul’a bir seyahat gerçekleştirmiştir. Bu seyahatinde devrin uleması ve meşayıhı ile bir araya gelmiş ve ilim meclislerinde bulunmuştur. Daha sonra bu seyahati esnasında yaşadıklarını anlattığı Ğarâibu’l-İğtirâb adlı kitabında, bir mecliste kendisine sorulan “Şeyh-i Ekber Muhyiddîn hakkında ne dersin?” sorusuna verdiği cevabı şöyle anlatır:


“Şeyh-i Ekber Muhyiddin… Şeyh’in ilmen ve amelen kadrinin yüceliğinde şüphe yoktur. Onun müteşabih sözlerinin kendisi ve ona emsal kimseler arasında en güzel mahmiline hamli söz konusu ise de, o sözleri kitaplarında tedvin etme (derleme) gereği hissetmesinin sırrını bilmiyorum. O sözlerin, itikadı ve anlayışı zayıf birçok Müslümanın dalalete düşmesine kuvvetli bir sebep teşkil ettiği açıktır. Bahse konu sözlerin Kur’an ve Sünnet’teki müteşabihlere kıyas edilmesi, anlayış sahiplerinin rıza göstermeyeceği bir tutumdur. Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, Fusûs’taki şeylerin tebliğini, Kur’an ayetlerini tebliğ zamanından sonraya, hicretten yaklaşık 600 sene sonra Muhyiddîn’in geleceği zamana tehir etmiş (ertelemiş) olmasındaki, Muhyiddîn geldikten sonra onları rüyada kendisine vererek “Bunları insanlara açıkla.” diye emir buyurmasındaki ve bunun üzerine Muhyiddîn’in de onları tek harfini dahi değiştirmeden insanlara açıklamasındaki (11) sırrı da bilmiyorum.

“Bunları söylerken işin hakikatindeki sırrı inkâr etmek niyetinde değilim. Bunun “daha dehşetli ve daha acı” (Kamer 46) olan inkârdan hiçbir farkı yoktur. Bilakis söylemek istediğim, sahipleri nezdinde malum ise de, benim bu sırrı gerçekten bilmediğimdir.

“Özetle ben, onun kadrinin yüceliğine inanıyor, sair ahvalini ise onun gizli ve açık hallerini bilene (c.c.) havale ediyorum. Münkirlerin yaptığı gibi onun hakkında derine dalmama Allah razı olmaz. Bu, alimlerden sadır olmaması gereken fuzuli bir meşgaledir.”
(12)




Kendisinin Selef akîdesine bağlı olduğunu söyleyen Âlûsî, bu ilmî sohbetin devamında ise dönemin Şeyhülislam’ı Arif Hikmet Efendi’nin, İbn Teymiyye’nin Allah’ın cisim olduğunu ve Arş’ın kadîm olduğunu savunduğuna (13) dair sözlerine; İbn Teymiyye’nin Allah’ın cisim olduğunu düşündüğünün mutlak olarak söylenemeyeceğini, Arş’ın nev’î kıdemi görüşünü ise Celalüddîn ed-Devvânî’den başka kimsenin İbn Teymiyye’den dikkate alınmaya değer tarzda nakletmediğini söyleyerek mukabele eder. (14) Sıkı bir İbn Teymiyye muhibbi olan ve İbn Teymiyye'ye karşı büyük bir hüsn-ü zan besleyen Allâme Âlûsî'nin bu cevabından çıkarılacak sonuç ise, onun bu eserini yazdığı sıralarda İbn Teymiyye’nin Allah’ın cisim olduğu ve Arş’ın nev’an kadim olduğu şeklindeki görüşlerine muttali olmadığıdır. (15) Y
ine de Allâme Âlûsî’nin iki zata karşı da fevrî olmayan mutedil duruşu, konuyla ilgili faydalı bir arka plan sunması açısından değerlidir.

İnşallah devam edecek…



DİPNOTLAR:

(1) Tabakâtu’l-Huffâz, 1/520

(2) Nahl 50

(3) El-Itkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, 2/20

(4) El-Itkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, 2/15

(5) Suyûtî, Tenbîhu'1-Gabî fî Tenzîh-i İbn Arabî’den naklen İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 9/42

(6) Suyûtî, Tenbîhu'1-Gabî fî Tenzîh-i İbn Arabî’den naklen İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 9/43


(7) Suyûtî, Et-Tahbîr li İlmi't-Tefsîr'den naklen Ömer Nasuhi Bilmen, Tabâkâtu'l-Müfessirîn, 2/510

(8) Suyûtî, İtmâmu'l-Dirâye'den naklen Ömer Nasuhi Bilmen, Tabâkâtu'l-Müfessirîn, 2/511

(9) Reddü’l-Muhtâr, 9/42-3

(10) http://www.fetvameclisi.com/fetva-ibni-teymiyeye-kin-ve-nefret-beslemem-gunah-mi-hocam-71075.htm
l

(11) Gerçekten Muhyiddin ibn Arabî, Fusûsu’l-Hikem kitabının mukaddimesinde, bir gün rüyasında Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimizi gördüğünü, Peygamber Efendimizin elinde Fusûsu’l-Hikem kitabını tuttuğunu ve kendisine “Bu elimdeki kitap, Fusûsu’l-Hikem kitabıdır. Bunu al ve ne bir kelime eksik, ne de bir kelime fazla olmak üzere insanlara açıkla.” dediğini ve rüyasında gördüğü bu emir üzerine bu kitabı yazdığını söyler.

(12) el-Âlûsî, Ğarâibu’l-İğtirâb, s. 145

(13) Beyânu Telbîsi’l-Cehmiyye, 1/118; Muvâfakatu’Ma’kûl, 1/65,76,142,210,245…; 2/74…; Minhâcü’s-Sünne, 1/83,109,224; Mecmu’u’l-Fetâvâ, XVIII/239; Şerhu Hadîsi’n-Nüzûl, 161…


(14) el-Âlûsî, a.g.e.

(15) Ayrıntılı bilgi için bkz: Makâlâtu’l-Kevserî, İstanbul 2014, 1/179 vd., 3 no’lu makaleye Ebubekir Sifil Hocaefendi tarafından yazılmış 10 no’lu dipnot.

İbn Arabî ile İbn Teymiyye İhtilafına Yaklaşımlar - 6 (Alimlerden Örnekler - 1)

Ümmet-i Muhammed’in enerjisini soğuran ve sömüren en büyük ihtilaflardan biri, belki de birincisi olan bu meseleyle alakalı tarih boyunca birçok mezhepten ve meşrepten alimler konuşmuş ve imâl-i fikr etmiştir. Yazı dizimizin temel hedefi olmak üzere bu ihtilafta selametli bir sonuca ulaşmak için ümmetin mutedil alimlerinden örnekler zikretmeyi uygun gördüm. Zikredeceğim alimlerden bir kısmının, ihtilafın iki tarafını da eleştiren, bir kısmının ise iki tarafı da medheden zatlar olması dolayısıyla konuyla ilgili bize sağlıklı bir arka plan sunmasını Allah Teâlâ’dan niyaz ederim.

İBNÜ’L-CEVZÎ ÖRNEĞİ

Tam ismi Ebu’l-Ferec Abdurrahmân İbnü’l-Cevzî’dir. 510 (m. 1116) senesinde Bağdat’ta doğmuş olan İbnü’l-Cevzî (r.a.), tıpkı İbn Teymiyye gibi bir Hanbelî muhaddis ve fakihtir. 510 senesinde doğmuş olması hasebiyle İbn Arabî’den ve İbn Teymiyye’den daha önce yaşamıştır. Bizim onu zikretme sebebimiz ise aynı anda hem ehl-i hadise, hem tasavvufa, hem de selef-i sâlihîn çizgisine bağlılığıyla bilinen bir Hanbelî alim olmasından dolayı mutedil bir duruşun örneğini onun şahsında gözlemleme arzumuzdur.

İbnü’l-Cevzî (r.a.), kendisini erken dönem zühd ehlinden saymamız için önümüzde hiçbir engel olmayan bir zâhid ve âbiddir. Bununla birlikte Telbîsü İblîs adlı eserinde tekkeleşme dönemiyle birlikte Müslümanların yaşantısına girmiş ve sonradan ihdas edilmiş birtakım tasavvuf uygulamalarına itiraz eder. (1) İnsanlar arasında yaygın bir üne kavuşmuş olan tasavvuf kitaplarından Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kûtu’l-Kulûb kitabında, Ebû Nuaym’ın Hılyetü’l-Evliyâ kitabında ve bilhassa İmam Gazzâlî’nin meşhur İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn kitabında birtakım yanlışlıklar ve amel edilmesi uygun olmayan zayıf hatta mevzu rivayetler olduğunu söyler. Bu yüzden İbnü’l-Cevzî, ağır tasavvufî muhtevaları hâiz olan İmam Gazzâlî’nin İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn kitabındaki yanlışları göstermek amacıyla İ’lâmü’l-Ahyâ bi Aglâti’l-İhyâ adlı kitabını yazmıştır. Daha sonra İmam Gazzâlî’nin İhyâ kitabına rağbetin giderek arttığını görünce, bu kitaptaki zayıf veya uydurma olduğuna kanaat getirdiği rivayetler ile zararlı olduğunu düşündüğü kısımları çıkararak İhyâ kitabını ihtisar etmiştir (özetlemiştir). Bu ihtisar da Minhâcü’l-Kâsıdîn ve Müfîdü’s-Sâdıkîn ismiyle neşredilmiştir. Bu çalışmasını kendisi şöyle anlatır:

“Ey ilim talebesi! Yalnızken hangi kitapla yoldaş olduğuna ve suskun olduğunda hangi kitabı okuduğuna baktım ve İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn kitabını tercih ettiğini gördüm. Sen de bu kitabın kendi cinsleri arasında tek ve çok değerli olduğunu biliyorsun. Lâkin sana dedim ki ilim amelin temeli ve kaynağıdır. Dayanağın sağlam ve güvenilir olmalıdır. İhyâ kitabında alimlerden başkasının fark edemeyeceği afetler vardır. Bu afetlerden en hafifi, zayıf ve uydurma hadislerdir. Müellif (yani İmam Gazzâlî) bu hadisleri, (yararlandığı kaynaklardan) gördüğü gibi nakletmiştir, bunları kendisi uydurmuş değildir. Senin, Rasûlullah (sav)’den nakledilmiş ama içinde ona ait tek bir kelime bile bulunmayan şeyleri okumakla günlerini ve gecelerini geçirmene nasıl razı olurum?” (2)

İbnü’l-Cevzî’nin İhyâ’ya yaptığı bu ihtisar çalışması, tasavvufun şeriat çizgisine bağlı kalındığı düzeyde kabul edilebileceğini ve tüm İslamî disiplinlerin olduğu gibi tasavvufun da temelinin şeriat olması gerektiğini gözler önüne sererek sahih bir tasavvuf anlayışını telkin etmesi açısından son derece değerlidir.

Tasavvufu şeriat raylarına oturtmak için yoğun 
mesai harcayan İbnü’l-Cevzî, aynı zamanda Hanbelî mezhebinin içinde yuvalanmış olan müşebbihî/mücessimî (Allah’ı mahluklara benzetme/Allah’a cisimlik isnad etme) akîdeye karşı da ciddi bir mukavemet göstermiştir. (Bilindiği gibi İbn Teymiyye’nin de eleştiri oklarının hedefi haline gelmesine sebep olan iddiaların en haşmetlisi, teşbih/tecsim görüşlerini benimsemesi iddialarıdır.) Hanbelî mezhebinde bir kanser gibi yayılan bu görüşler, İbnü’l-Cevzî’yi, Def’u Şübehü’t-Teşbih adlı eserini yazmaya iten temel sebeptir. Bu eserinde kendisi şöyle der:

“Bu sâlih selef aliminin (yani İmam Ahmed b. Hanbel’in) mezhebinde olmayan şeyleri mezhebine soktunuz. Mezhebine öyle ayıp ve çirkin şeyler giydirdiniz ki artık herhangi bir Hanbelî, kim olursa olsun sizin yüzünüzden müşebbihî/mücessimî sanılmaktadır. Kim Allah Teâlâ Arş’a mukaddes zatıyla istiva etmiştir derse, O’nun duyularla idrak edilebileceğini (yani cisim olduğunu) söylemiş olur. Bununla beraber kendileri güya Allah’ı cisimlere ve mahlukata benzetmekten yahut benzetmeyi Allah’a izafe etmekten kaçınıyorlar. Bir kısım cahiller de onların bu itikadlarına uymuşlardır. … Bu görüşlerin İmam Ahmed’e isnad edilmemesi için onların reddedilmesi lazım geldiği kanaatindeyim. Sükut edip de reddetmezsem, benim de bu görüşlere inandığımı söyleyecekler. Gerçekten İmam Ahmed’in mezhebi o hurafelerden münezzehtir. Ben de İmam Ahmed’den rivayet edilen bu uydurma nakillerin ve aklî hezeyanların asılsız olduğunu ispat ettim.” (3)

Hayretle takdir edilmesi gereken bir dirayet örneği gösteren İbnü’l-Cevzî (r.a.)’nin bu mutedil duruşu, örnek alınması gereken bir tutumdur şüphesiz…

HAFIZ ZEHEBÎ ÖRNEĞİ

673 (m. 1274) senesinde Şam’da doğmuş hadis, tarih ve kıraat alimi olan Zehebî, hadis ve rical ilimlerinde daima adından söz ettiren sarsılmaz bir otoritedir. Bilhassa Siyeru A’lâmi’n-Nubelâ, Târihu’l-İslâm, Mîzânu’l-İ’tidâl gibi eserleri, İslam ümmetinin ve ilim erbabının her zaman başvurduğu başucu kitaplarındandır. Aynı zamanda Zehebî, İbn Teymiyye ile çok yakın ilişkiler kurmuştur. Bir yandan çok yakın birer dost, diğer yandan da hoca-talebe ilişkisi içerisinde İbn Teymiyye’den son derece etkilenmiştir. (4) Amelde Şafiî olmasına rağmen itikadda İbn Teymiyye’den etkilendiği iddia edilmiş ve bu yüzden Dârü’l-hadîsi’l-Eşrefiyye şeyhliğine getirilmesi gündemde iken Eş’ârî olmadığı gerekçe gösterilerek bazı Şafiîler tarafından bu göreve gelmesi engellenmiştir. (5)

Hafız Zehebî, İbn Teymiyye ile çok yakın ilişkileri olmasına rağmen yer yer İbn Teymiyye’yi eleştirmekten de imtina etmemiştir. Bununla ilgili, İbn Teymiyye’ye yönelik nasihatler ve eleştiriler ihtiva eden en-Nasîhatü’z-Zehebiyye li’bn Teymiyye adlı bir risale de kaleme almıştır. Bu risalesinde İbn Teymiyye'ye şu cümlelerle hitap eder:


"Be adam, kendi gözündeki merteği unutarak din kardeşinin gözündeki çepeli görmeye ne zamana kadar devam edeceksin? Ne zamana kadar kendini, fesahatini ve sözlerini övecek; ulemayı zemmedecek ve başkalarının kusurlarını araştıracaksın? Halbuki Rasulullah (s.a.v.)'in bunu yasak ettiğini biliyorsun. "Ölülerinizi hayırdan başka bir şeyle anmayın; çünkü onlar gönderdikleri şeye varmışlardır." buyurmuştur. Haccac'ın kılıcı (6) ile İbn Hazm'ın dili (7) kardeştirler. Sen her ikisi ile de kardeş oldun! (8)

"Ey Müslüman, kendini medh için edindiğin şehvet eşeğini bana doğru çevir! Onu daha ne kadar tasdik edecek ve iyilere düşmanlıkta, tahkirde bulunacaksın? Onu ne zamana kadar ta'zîm edecek; kulları küçülteceksin? Ne zamana kadar onunla dost olacak zâhidlere buğz edeceksin? Kendi sözünü ne zamana kadar medh edeceksin? Öyle ki Sahîhayn'ın (Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim) hadislerini bile vallâhi öyle medh etmiyorsun. Senin için daha dönme zamanı gelmedi mi? Tevbe ile rücû' zamanı gelmedi mi? Bak artık yetmişlik ondalığındasın. Yolculuk yaklaşmıştır... Hayır vallâhi, sanmıyorum ki, sen ölümü hatırlayasın. Belki ölümü hatırlayanı tahkîr edersin. Zannetmem ki, benim sözümü kabul edersin; va'zıma kulak asasın. Bilakis bu kağıt parçasına cevaben ciltlerle kitap yazıp bozmağa ve benim için söz yollarını kesmeğe senin büyük azmin vardır. Ben sana kat'î olarak sustum deyinceye kadar sen hep üstün gelmeye çalışacaksın. Bana karşı halin bu olunca -ki, ben senin şefkatli ve sevgili dostunum- düşmanların nazarında halin nice olur? ..." (9)

Şeyh Muhammed Ebû Zehra, Zehebî’nin İbn Teymiyye’ye yönelik eleştirilerini kendisinden şöyle nakleder:

“İbn Teymiyye ile düşüp kalkan ve onu sevenler, beni ona karşı hürmetsizlikle itham ederler. İbn Teymiyye’ye muhalefet eden ve onu sevmeyenler de beni, onu iyi birisi olarak görmekle itham ederler. Ben, onun hem dostları hem de muhalifleri tarafından eziyet gördüm. Halbuki ben, İbn Teymiyye’nin masum olduğuna inanmıyorum. Bir kısım aslî ve fer’î (akaid ve fıkıhla alakalı) meselelerde ona muhalifim. Çünkü ilminin genişliği, cesaretinin bolluğu, zihninin açıklığı ve dinin emirlerine saygılı oluşuna rağmen, o da bir beşerdir. Münakaşalarında hiddetli, öfkeli ve hasımlarına çok şiddetli davranışı sebebiyle gönüllerde kendisine karşı düşmanlık meydana getirmektedir. Eğer böyle olmasaydı insanları birleştirirdi; büyükler onun ilmine boyun eğer, sahili bulunmayan bir deniz ve eşsiz bir hazine olduğunu kabul ederlerdi. Fakat onlar, buna muhalefet etmişler ve hareketlerini kınamışlardır. Herkesin bir kısım görüşü benimsenir, bir kısım görüşü de reddedilir.” (10)

Kendisiyle samimi hukukuna rağmen İbn Teymiyye’yi eleştirmekten çekinmeyen Hafız Zehebî, İbn Arabî hakkında ise, bazı kesimlerin İbn Arabî hakkındaki olumlu ve olumusuz duruşlarını belirttikten sonra şunları söylemektedir:

“Benim onun hakkındaki kanaatime gelince… Ölüm esnasında Hakkın kendisine doğru cezbeylediği Allah’ın velilerinden olması ve nihayette ona hüsn-ü hatimeyi nasip etmiş olması mümkündür. Söylediği sözlere gelince, onun vahdet-i vücûdcu kurallarına göre sözlerini anlayıp bilen ve söz birliği ettikleri noktanın o olduğunu kavrayıp bu kanaati savunanların ibarelerini yan yana koyan bir kimse, söylediklerinin aksinin hak olduğunu açıkça görür. Aynı şekilde İbn Arabî’nin el-Fusûsü’l-Hikem adlı eserini dikkatle inceleyen yahut da iyiden iyiye üzerinde düşünen bir kimse hayrete düşer. Zeki bir kişi, bu sözleri ve birkaç anlama gelme ihtimali olan bu ibareleri iyice düşündüğü takdirde, şu iki konumdan birisinde olacaktır: Ya o da bâtında vahdet-i vücûdu kabul eden birisidir yahut bu görüşü kabul edenlerin görüşlerini küfrün en ileri derecesi olarak sayan, Allah’a iman eden mü’minlerden birisidir. Allah’tan affedilmeyi ve imanı kalplerimize yazmasını, dünya hayatında da ahirette de bizi o sapasağlam söz ile sebatlandırmasını dileriz. Allah’a yemin ederim ki Müslümanın ineklerini güden işinde gücünde bir cahil olarak, namazlarını kılacak kadar Kur’an’dan birkaç sure dışında ilim namına hiçbir şey bilmeden ve Allah’a ve ahiret gününe iman ederek yaşaması, irfan ve hakikat denen bu tür şeylerden çok çok daha hayırlıdır.” (11)

Hafız Zehebî’nin bu ifadeleri, İbn Teymiyye’nin de İbn Arabî’nin de eleştirilmesi gereken görüşleri olduğunu, İbn Teymiyye'nin münakaşalarında aşırı hırslı ve sert bir üslupla hareket ederek insanları kendisinden uzaklaştırdığını, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki bazı ibarelerin ise küfür olarak bile nitelenebileceğini, lakin ikisinin de insan olmak dolayısıyla hata yapabilmek zorunda olduklarını unutmamak gerektiğini bizlere göstermektedir. İbn Arabî’nin ölmeden önce hidayete kavuşmuş ve söz konusu görüşlerinden vazgeçmiş olmasının mümkün olduğunu söylemesi de bizlere yol gösterir niteliktedir.

İnşallah devam edecek…



DİPNOTLAR:

(1) TDV İslam Ansiklopedisi, 20/543-44

(2) İbnü’l-Cevzî, Minhâcü’l-Kâsıdîn mukaddimesi

(3) İbnü’l-Cevzî, Def’u Şübehü’t-Teşbih, 28-9

(4) TDV İslam Ansiklopedisi, 44/181

(5) Sübkî, Tabakâtü’ş-Şâfiiyye, 6/170-71


(6) Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî, 41-95 (m. 661-714) yılları arasında yaşamış, Emevî hilâfeti döneminde devlet yönetiminde söz sahibi olmuş Emevî vâlisi. İslam tarihinde muhtelif coğrafyalarda yaptığı zulüm ve zorbalıklardan dolayı "Haccâc-ı Zâlim" olarak anılagelmiştir. Hâl tercemesi için bkz: Zehebî, Siyaru A'lâmi'n-Nubelâ, 4/343; İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 8/329 vd.

(7) İbn Hazm el-Endelüsî, 384-456 (m. 994-1064) yılları arasında yaşamış olan, Dâvûd ez-Zâhirî'nin kurucusu olduğu Zâhirî mezhebinin müdevvini ve en büyük temsilcisi, fakih, muhaddis, usul ve tarih alimi. Zâhirî mezhebinin genel esasları itibariyle İbn Hazm, İslam'ın ahkam boyutunu mevcut ayet, hadis ve icma'larla sınırlandırmış ve kıyasla yeni ictihadlar ve açılımlar yapma metodunu reddetmiştir. Bunun yerine nasslardan istidlal yoluyla hüküm çıkarma metodunu kullanmıştır. Usûl ve füru'a dair görüşlerini de el-Muhallâ, el-Fasl, el-İhkâm gibi eserlerinde toplamıştır. İbn Hazm, aynı zamanda kendisinden daha sonra yaşamış olan İbn Teymiyye'yi de etkilemiştir. İbn Hazm'ın da bir ilim adamı olarak zaman zaman sert olduğu söylenmiştir. Hâl tercemesi için bkz: Siyeru A'lâmi'n-Nubelâ, 18/184 vd.; Tezkiretü'l-Huffâz, 3/1129 vd.; İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 12/91 vd.

(8) Hâfız Zehebî, İbn Teymiyye'nin sert mizaçlı, münakaşalarında acımasız, hırslı ve katı üsluplu olmasından dolayı Haccâc b. Yûsuf ve İbn Hazm'dan telmih yapmaktadır.

(9) Zehebî, en-Nasîhatü'z-Zehebiyye li'bn Teymiyye'den naklen Ahmed Davudoğlu, Dini Tamir Dâvasında Din Tahripçileri, 46 vd.

(10) Ebû Zehra, Mezhebeler Tarihi, 702-3

(11) Mîzânü’l-İ’tidâl, 3/659-60; Siyeru A’lâmi’n-Nubelâ, 23/48-9

21 Temmuz 2015 Salı

İbn Arabî ile İbn Teymiyye İhtilafına Yaklaşımlar - 5 (İmam-ı Rabbânî ve Vahdet-i Şuhûd)

İmam-ı Rabbânî’ye göre; İbn Arabî, seyr-i sülûkta aşılıp geçilmesi gereken vahdet-i vücûd merhalesinde takılmıştır. Onun görüşleri ve algı dünyası da bundan olumsuz etkilenmiştir. Ona göre İbn Arabî’nin yapması gereken, vahdet-i vücûd mertebesini aşıp vahdet-i şuhûd mertebesine yükselmektir. Vahdet-i vücûd görüşü Ehl-i Sünnet itikadına aykırı olsa da vahdet-i şuhûd görüşü Ehl-i Sünnet’e aykırı değildir, Ehl-i Sünnet’in bizatihi kendisidir. Ona göre vahdet-i vücûd tasavvufta saplanılan yanlış bir görüştür. Doğrusu ise vahdet-i şuhûd olmalıdır. İmam-ı Rabbânî bunu şöyle anlatır:

“Tevhîd-i vücûdî, ilme’l-yakîn kabilindendir. Tevhîd-i şuhûdî ise ayne’l-yakîn kabilindendir. Tevhîd-i şuhûdî, tarikatın zorunlulukları arasındadır. Zira fena hali, onsuz tahakkuk edemez. Onunla tahakkuk etmeden de varlığın kendisinin bulunması kolay olmaz. …

“Burada bir misal verelim. Bir kimse, güneşin varlığını görüyor. Güneşi görürken elbette yıldızları göremez. Sadece güneşi görebilir. Yıldızları göremediği zaman, yıldızların var olmadığını söylemesi gerekmez. Yıldızların hala var olduğunu bilir. Lakin onlar kapanmış, güneşin ışığına mağlup olmuştur ve görülemez.

“Bu durumda hali anlatılan şahıs (vahdet-i vücûda inanan şahıs), bir cemaate göre inkar makamındadır. Çünkü güneşi gördüğü zaman yıldızların varlığını inkar etmektedir. “
(1)


İmam-ı Rabbânî’nin verdiği bu veciz örnek, konunun anlaşılması açısından çok değerlidir. Gündüz vakti yıldızları göremeyip sadece güneşi görebilen kişi “Sadece güneş var, ondan başka hiçbir şey yok.” derse, bu vahdet-i vücûd makamına benzer. Allah’tan başka hiçbir şeyin var olmadığına inanma makamıdır ki Ehl-i Sünnet’e aykırıdır. Eğer “Güneş de var, yıldızlar da. Ama ben şu an sadece güneşi müşahade edebiliyorum, yıldızları göremiyorum çünkü güneşin ihtişamı buna engel oluyor.” derse, bu ise vahdet-i şuhûd makamına benzer. Allah ile birlikte mâsivânın da varlığını ve Yüce Rabb’ın Zat’ından ayrı olduğunu ikrardır ki Ehl-i Sünnet’e aykırı değildir. Dolayısıyla İmam-ı Rabbânî, İbn Arabî'nin zuhûrât ve keşif aleminde edindiği müşahadeleri yanlış yorumladığına kânîdir. İbn Arabî zuhûrat aleminde yalnız Allah'ın müşahade edilebildiği makama gelmiş ve müşahadesini yorumlamada yaptığı hata üzerinden bir varlık anlayışı geliştirmiş, Allah'tan ayrı olan alemin varlığını inkar etmiş ve sadece Allah'ın var olduğuna kanaat getirmiştir. İmam-ı Rabbâni'ye göre ise tevhîd, varlıkta (yani vücûdda) değil, ârifin müşahadesinde (yani şuhûdda)dir. Ârif, zuhûrât aleminde yalnız Allah'ı müşahade edebildiği makama geldiğinde, Allah'ın dışındaki maddî/fizikî alemin (mâsivânın) varlığını inkar etmek zorunda değildir. Mâsivâ, Allah'ın varlığından ayrı olarak yine vardır ama ârifin müşahadesi dışındadır.


İmam-ı Rabbânî bir mektubunda şöyle demektedir:

“Bu satırların yazarı (olan ben), önceleri vahdet-i vücûd inancı taşırdım. Küçüklüğümden beri, vahdet-i vücûd hakkında bilgi sahibiydim. Her ne kadar o sıralarda manevî hal sahibi değil idiysem de bu konuda gönlümde vahdet-i vücûda karşı kesin bir inanç taşıyordum. O, maneviyat alemine adım attığımda ilk önce vahdet-i vücûd yolu önüme açıldı ve uzun süre bu makamın derece ve kademelerinde dolaştım. O makama uygun olan pek çok bilgiyi elde ettim. Vahdet-i vüdûd erbabının üzerine inen zorluklar, haller bu manevi açılışların ve bilgilerin akımı ile çözüldü. Bir süre sonra bana başka bir bağlantı (ilişki) hakim oldu. O bağlantı bana hakim olduğu sırada vahdet-i vücûd hakkında bana bir duruş geldi. Fakat bu duruş, vahdet-i vücûda hüsnüzan halinde olup onu inkar şeklinde değildi. Bir süre sonra o duruş halinde kaldım. Sonunda mesele vahdet-i vücûdu reddetme noktasına ulaştı. Vahdet-i vücûd derecesinin daha aşağı derece olduğu bana gösterildi ve ondan daha üstün olan gölgelik makamına ulaştırıldım.

“Bu reddetme meselesinde benim iradem yoktu. Namlı şanlı şeyhlerin bile üzerine çadırlarını kurdukları bu vahdet-i vücûd makamından dışarı çıkmayı istemiyordum. Ama o gölgelik makamına ulaşınca kendimi ve kainatı gölge gördüm. O zaman kendimin bu makamdan ayrılmamamı arzu ettim. Çünkü bu yüceliği ancak vahdet-i vücûdda zannediyordum. Genel yapısıyla bu makam da onunla ilgiliydi, ama takdir-i ilahi sonsuz bir lütuf ve bu fakiri koruma keremiyle beni bu makamdan da alarak yukarı götürdü ve kulluk makamına ulaştırdı. O zaman bu makamın yüceliği gözler önüne serildi ve açıkça belirginleşti de o geçmiş makamlardan tevbe ve istğfar etmeye başladım. Eğer bu acizi o yola kadar götürmeyip de bir makamın diğer makam üzerine üstünlüğünü göstermeseydi o zaman bu makamı bir düşüş sayardım. Çünkü bana göre vahdet-i vücûddan daha üstün bir makam yoktu.”
(2)


Bu suretle anlattığına göre İmam-ı Rabbânî, bir zamanlar kendisi de vahdet-i vücûd inancına saplanmıştı ve bu makamı ulaşabileceği en üst mertebe sanmaktaydı. Ama Allah’ın lütfu keremiyle ve yardımıyla bu makamı aşmıştı, vahdet-i şuhûd makamına yükselmişti. Yükseldiği makamda ise sahih itikadın vahdet-i vücûd olmadığına, Ehl-i Sünnet alimlerinin anlattığı itikad olduğuna şahit olmuştu.


Ebu’l-Hasen en-Nedvî merhum, el-Ubûdiyye isimli kitabından yola çıkarak İbn Teymiyye’nin de vahdet-i şuhûd görüşünü tanıdığını ve müridlerin tarikatta manevi dereceler elde etmeleri sırasında bu makamla karşılaştıkları gerçeğini bildiğini söyler. Ona göre İbn Teymiyye, vahdet-i şuhûd makamını, peygamberlerin ve onlara doğrudan bağlı olan sahabelerin makamından aşağıda, ama vahdet-i vücûd makamından yüksekte görmektedir. (3)


Aynı şekilde, son dönem otoritelerinden Muhammed Zâhid el-Kevserî, bu meseleyle alakalı olarak şunları söyler: 

"Vahdet-i vücûd, onu açıklığa kavuşturmak için ortaya konulan her gayretin zayi olduğu bir mevzudur. Hep müşahade edilegeldiği gibi, bu mevzunun derinliğine girenlerin ekseriyeti zararlı çıkmıştır. Bilindiği gibi şeriata bağlı kalanların tuttuğu yol, vahdet-i şuhûddur." (4)


İmam-ı Rabbânî, İbn Arabî hakkında ise şunları söylemektedir:

“Bu fakir, Şeyh Muhyiddin ibn Arabî’yi Allah katında makbul kimselerden kabul eder. Fakat onun, (halkın inançlarına ve Kur’an ile sünnetin zahirine aykırı olan) görüşlerini yanlış ve zararlı kabul eder. İnsanlar onun hakkında ifrat ve tefrit yolunu seçti de orta yoldan uzak kaldılar. Bir grup insan Şeyh’e dil uzatarak onu kötüledi. Onun marifet ve hak olarak gösterdiklerini yanlış gösterdi. Başka bir grup insan da Şeyh’i eksiksiz kabul ederek, ona tam uyarak, onun tüm marifet ve hak gösterdiklerini de başları üzerine koydu. Delillerle onların doğru olduğunu ispatlamaya çalıştılar. İki grubun da ifrat ve tefrit yollarını seçip orta yoldan uzaklaştıklarında şüphe yoktur.

“Ne tuhaftır ki Muhyiddin ibn Arabî’nin hak yolunda değerli kimselerden olduğu gözükse de, onun pek çok marifet ve hak yolda olanlara ters düşen görüşleri yanlış ve hatalı görünmektedir.”
(5)


İmam-ı Rabbânî’ye göre İbn Arabî’nin hataları, keşif hatalarıdır. Keşfe dayanan hata, müçtehidin hatası gibidir ve hatanın sahibi ayıplanmaz, mazur görülür. Lakin bu ikisinin mukallidleri arasında bir fark vardır. Müçtehidin mukallidi, sorumluluktan kurtulmuştur. Müçtehide uymakla hesaba çekilmeyecektir. Keşif ehlinin mukallidi ise hatalı kişiye uyduğu için hesaba çekilecektir. Çünkü keşif ehlinin hatalarını taklid etmek, sorumluluğu kaldırmaz. (6)


İmam-ı Rabbânî, o zamanlarda vahdet-i vücûd inancı taşıyan birçok Sûfî’nin içi boş kuru bir mukallidlik hevesiyle hareket ettiğini, bir kısmının içine zevk ve meşrep katılan kuru bilgiyle hareket ettiğini, bir kısmının ise doğrudan doğruya dalalet ve zındıklık sebebiyle vahdet-i vücûd inancı taşıdıklarını gözlemlediğini söyler. Onların, bir oyunla ve düzenbazlıkla şeriatın kendilerine yüklediği sorumluluklardan kurtulmaya çalıştıklarından bahseder. (7)


Kendisinden, Şeyh Abdülkerîm Yemenî’nin “Allah gaybı bilmez.” sözüne cevap vermesini isteyen Molla Hasan Keşmirî’ye yazdığı cevapta da şunları söyler:


“Ey Mahdum, bu fakirin o gibi ("Allah -hâşâ- gaybı bilmez." gibi) cümleleri dinlemeye asla tahamülü yoktur. Elimde olmadan böyle şeyleri duyunca Fârukî damarım kabarıyor. (8) O derecede ki, düşünmeye bile mecalim kalmıyor. Tevil ve tevcihe dahi yer yok. Ama bu söz kimden gelirse gelsin; ister Şeyh Abdülkerîm Yemenî’den, isterse Şeyh Muhyiddin ibn Arabî’den…

“Bizim Fusûs’a (İbn Arabî’nin kitabına) değil, nüsûsa (Kur’an ve Sünnet’e) tutunmamız gerekir. Fütûhât-ı Medeniyye (Medine şeriatı), bizim için Fütûhât-ı Mekkiyye’den daha yeterlidir.
(Yani Rasulullah’ın vahyi, İbn Arabî’nin keşfinden yeterlidir.) (9)


                         

Birçok alim, vahdet-i vücûd nazariyesinin ümmet üzerinde oluşturduğu tahribata engel olmak adına çaba harcamıştı. Lakin onlar genellikle zâhir ehli alimler oldukları için, etkileri izole bir yapıya dönüşmüş olan tekkelerin içinde hissedilemedi. Vahdet-i vücûd akımının önünü kesmede İmam-ı Rabbânî’yi bu denli başarılı kılan en büyük saikler, tasavvufun içinden ve hatta zirvesinden meseleye el atmış olması, yola çıkış noktasının Kur’an ve Sünnete dayanması ve hiç şüphesiz imanı, ihlası, Allah katındaki değeri ve samimiyetidir.


İmam-ı Rabbânî’nin Muhyiddin ibn Arabî ve vahdet-i vücûd konusundaki duruşu, bugün Selefîsi ile, Sûfîsi ile tüm Ümmet-i Muhammed’e örnek olması gereken bir tavırdır. Şahısları bayraklaştırmanın da, şahısları tekfir etmenin de hiçbir faydası olmadığı gerçeğinden yola çıkarak, başta Ashab-ı kiram, Tabiin ve Tebe’ü’t-tabiin olmak üzere istikamet ve itidal sahibi Ehl-i Sünnet alimlerinin Kur’an ve Sünnet’ten çıkardıkları sahih İslam çizgisine bağlanmak, bu çizgiye aykırı düşen görüş ve düşünceleri, şahısları tekfir ve kitleleri rencide etmeden reddetmek, bizlerden sadır olabilecek en makul duruş olsa gerektir.


Bir sonraki yazıda, muhtelif meşreplerden alimlerin İbn Arabî ve İbn Teymiyye ihtilafına yaklaşımları üzerinde duracağız inşallah…




Dipnotlar


(1) 43. Mektup


(2) 160. Mektup


(3) Risâlet el-Ubûdiyye, s. 85-88’den naklen Ebu’l-Hasen en-Nedvî, İmam-ı Rabbânî, s. 302 vd.

(4) Mukaddimâtu'l-İmam el-Kevserî, s. 554
(5) 266. Mektup


(6) 31. Mektup


(7) 43. Mektup


(8) İmam-ı Rabbânî hazretleri, Hz. Ömer efendimizin 28. kuşaktan torunu oluşuna telmih yapıyor. "Farukî damarım kabarıyor." cümlesiyle de bu tür görüş ve sözlerle karşılaştığında elinde olmadan hiddetlendiğini anlatıyor.


(9) 100. Mektup

14 Temmuz 2015 Salı

İbn Arabî ile İbn Teymiyye İhtilafına Yaklaşımlar - 4 (İbn Teymiyye'nin Eleştirileri)

Muhyiddin ibn Arabî, vahdet-i vücûd düşüncesinden dolayı gerek zâhir ehli, gerekse bâtın ehli birçok alim tarafından eleştirilmiştir. Vahdet-i vücûdu merkeze koyarak buradan yola çıktığı görüşleri de ayrı tartışmalara sebebiyet vermiştir. Kitaplarındaki aykırı ifadelerden bir kısmı şunlardır:

“Hz. Musa zamanında buzağıya tapanlar aslında Allah’ın kendisine tapmışlardı. Musa (as.), Harun (as.)’a tokat atmıştı. Bu, onların buzağıya tapmasına Harun (as.)’un karşı çıkmasındandı. (Çünkü varlık tek olduğuna göre buzağıya tapmak, gerçekte Allah’a tapmak demekti.) Onlara göre Musa (as.) her şeyde Hakk’ı gören ve Hakk’ı her şeyin aynı kabul eden ariflerden biriydi.” (1)

“Yine Muhyiddin ibn Arabî’ye göre Firavun, ‘Ben sizin yüce rabbinizim.’ sözünde haklıydı. Hatta hakkın ve doğrunun ta kendisiydi. Çünkü Firavun, yaratılıştan gelen devlet makamına sahipti. Bu yüzden Firavun, yerinde olarak, ‘Ben sizin yüce rabbinizim.’ dedi. Herkes (vahdet-i vücûda göre) şöyle ya da böyle bir ölçüde Rabb olduğuna göre ‘Ben hepsinden üstünüm, çünkü bana sizi idare etme ve size hükmetme yetkisi verilmiştir.’ demekteydi. (2) Firavun’un sözünde doğru olduğunu anlayınca sihirbazlar ona karşı çıkmadılar. Hatta onun sözünü kabul ederek dediler ki: ‘Şüphesiz sen dünya hayatında hüküm verebilirsin.’ (Tâhâ 72) Bu bakımdan Firavun’un ‘Ben sizin en yüce rabbinizim.’ demesi yerinde idi.” (3)

“Nuh, kavmini hile ile çağırdığından onlar da hile ile gelmişlerdir. … Nuh’un milleti, yapığı hile ile ‘Tanrılarınızı terk etmeyin, Vedd’i, Yegus’u, Yauk’u, Nesr’i Suva’yı bırakmayın.’ dediler. Onlar putları terk ettiğinde, onlardan vazgeçişleri nispetinde Allah’tan gafil kaldılar. (O putperestler aslında sadece Allah’a ibadet etmişlerdi.) Çünkü Allah’ın her tapınılanda bir yüzü vardır.” (4)

Muhyiddin ibn Arabî’nin, vahdet-i vücûd düşüncesinden yola çıktığı bu görüşleri, elbette tevhid esasına dayalı sahih İslam itikadına aykırıdır.

Takiyyüddin İbn Teymiyye, bu görüşlerle ilgili şunları söyler:

“Putlara tapanların, bu putları bıraktıkları ölçüde hakkı terk etmiş olacaklarını söyleyenler, Yahudi ve Hristiyanlardan daha kafirdirler.” (5)

“Bu (İbn Arabî); İbn Sebin, Konevî, Tilimsânî ve benzerlerinden İslam’a daha yakındır. Daha yakın olanın küfrü Yahudi ve Hristiyanların küfründen daha büyükse, İslam’dan daha uzak olanların küfrü nasıl olur?” (6)

“(Vahdet-i vücûdcular) Yahudi ve Hristiyanların akidelerini onaylamakta ve putlara tapanları hak üzere gördükleri gibi onların da hak üzere olduklarını söylemektedirler. Halbuki bu batıl akidelerin her biri diğerinden daha büyük küfürdür.” (7)

“Bunların söyledikleri Hristiyanların söylediklerinden daha kötüdür. Tıpkı Hristiyanların söylediklerindeki çelişkiler gibi çelişkiler içerir. Bu nedenle bazen hulul, bazen ittihad, bezen vahdet-i vücûd akidesini dillendirirler. Bu, kendi içinde bile çelişkileri olan bir görüştür. Onların görüşlerini anlamayan kişiler hak ile batılı karıştırabilirler. Bunların tamamı bütün Müslümanların icması ile zahir ve batın olarak kafirdirler.” (8)

Bu ağır ifadelerin yanı sıra İbn Teymiyye’nin, şahısları tekfir etmekte ihtiyatlı davrandığına dair bilgiler de mevcuttur:

“Bu anlamların hepsi, el-Fusûs isimli kitabın sahibinin sözleridir. Bu kişinin hangi akide üzere öldüğünü Allah Teâlâ bilir.” (9)

“Onların son nefeslerinin hangi şey üzerine verildiğini ancak Allah bilir. Allah Teâlâ bütün Müslümanların erkeklerini, kadınlarını, ölüsünü, dirisini bağışlasın.” (10)

Tüm bu ifadelerin yanı sıra İbn Teymiyye’yi sık sık imam ve şeyhülislam olarak tavsif eden Ebu’l-Hasen en-Nedvî merhum; İbn Arabî’nin Fütûhâtü’l-Mekkiyye, Metâli’ en-Nücûm gibi kitaplarında pek çok güzel ilmî değerler ve incelikler olduğunu bizzat İbn Teymiyye’nin de itiraf ettiğini söyler. (11)

Yine İbn Teymiyye’nin, Muhyiddin ibn Arabî’ye bağlılığıyla bilinen Şeyh Nasr el-Müncebâ’ya yazdığı mektubundaki şu ifadeleri şaşırtıcıdır:

“Bu kişilerin içinde Muhyiddin ibn Arabî, İslam’a en yakın olanıdır. Onun sözleri pek çok yerde nispeten daha iyidir. Çünkü o görüntü ile görünen (zâhir ile mezâhir) arasında fark gözetmektedir. Emir ile yasağı ve dinî kanunlarla hükümleri kendi yerlerine koymaktadır. Mürşidlerin ısrarla üzerinde durduğu ibadet ve ahlakî davranışları benimsemeyi tavsiye etmektedir. Bu bakımdan pek çok âbid ve tarikat ehli onun sözleriyle tarikatta manevî mertebeler kazanmaktadır. Her ne kadar onun anlattığı gerçeği tam olarak anlamasalar da içlerinden bu gerçekleri anlayanlar ona uymaktadırlar. Onun sözlerinin hakiki manası böylece onlara anlaşılır hale gelmektedir.” (12)

İbn Teymiyye’nin diğer ifadeleriyle taban tabana zıt olan bu ifadeler, onun İbn Arabî’ye bakışı konusunda değerli fikirler vermektedir. Benim yaptığım araştırmalar bende şu görüşü hasıl ediyor: İbn Teymiyye, İbn Arabî’nin Fusûsü’l-Hikem kitabına muttali olana kadar İbn Arabî’ye karşı ihtiram beslemekteydi ve ona karşı cephe almamıştı. Fusûs kitabına muttali olduğunda, içindeki sahih İslam itikadına aykırı ifadeleri sert dille eleştirmeye başladı. Fakat bu konudaki son görüşü de, şahısları ve isimleri tekfir etmekte fevrî davranmayıp ihtiyatı elden bırakmamaktı. İbn Teymiyye de 
Mecmûatü'r-resâili'l-mesâil adlı eserinde: (13) "Ben evvelce İbn Arabî hakkında hüsn-i zan ve ta'zîm edenlerden idim, çünkü el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye, Metâli'ü'n-Nücûm, ed-Dürretü'l-Fâhira, el-Muhkemü'l-Merbût gibi kitaplarında faideli şeyler görmüştüm, fakat hakiki maksadına muttali olmamış, Fusûs'u gibi eserlerini henüz okumamıştım." cümleleriyle Fusûs'u okuyuncaya kadar İbn Arabî'ye hüsn-ü zan beslediğinden bahseder.

Burada, Muhyiddin ibn Arabî’nin eserlerine yönelik bazı desiseler ve tahrifat iddialarını gündeme getirmekte fayda görüyorum. İbn Arabî’nin eserlerine ileri düzeyde vukûfiyetiyle tanınan İmam Abdülvehhab Şa’rânî, Fütuhâtü’l-Mekkiyye’yi “Levâkıhu’l-Envâri’l-Kudsiyye” ismiyle ihtisar etmişti. Daha sonra onu da “Kibrîtü’l-Ahmer” ismiyle tekrar ihtisar etti. Bu süreçte yaşadığı bir olayı şöyle anlatır İmam Şa’rânî:

“Fütuhât’ı ihtisar ettiğim (özetlediğim) sıralarda, Ehl-i Sünnet itikadına aykırı birtakım görüşlerle karşılaştım ve durakladım. Kitaptan çıkarmak istedim. Fakat tereddütten kendimi kurtaramadım. Nihayet bir gün Mısır’ın tanınmış alimlerinden Seyyid Ebu’t-Tabîbü’l-Medenî ile karşılaştım ve bu tereddütümü söyledim. Kendisi hemen cebinden bir kitap çıkardı. Bu eser, Konya’da Muhyiddin ibn Arabî’nin el yazısı ile yazılmış olan nüshadan kopya edilmişti. Esere baktım. Kitabımdan çıkarmak istediğim cümlelerin hiçbirini orada göremedim. O vakit anladım ki, Mısır’da elden ele dolaşan Fütuhât-ı Mekkiyye nüshalarının hepsi Şeyh Muhyiddin ibn Arabî’nin Ehl-i Sünnet inancına muhalif olduğunu göstermek ve kendisini halkın nazarından düşürmek için yazılmış birtakım iftiralarla dolu nüshalardır. Nasıl ki, kendilerinin Fusûsü’l-Hikem ve diğer nüshalarının da böyle karıştırılmış olduğu esefle görülmüştür.” (14)

Muhyiddin ibn Arabî’nin hangi görüşleri sonradan uydurulmuştu ve onun eserlerine sokuşturulmuştu, bu konunun açıklığa kavuşması için ciddi bir tahkikât çalışması yapılması gerektiği, izahtan varestedir.

Muhyiddin ibn Arabî’nin eserlerinde, kendisinden yukarıda naklettiğimiz görüşlere ters olan ve esasen Ehl-i Sünnet’le çelişmeyen görüşler de variddir. Faraza İbn Arabî’nin “Yaratıcı ile yaratılmış, hiçbir surette birleşmez. Rabb Rabb’dır, kul da kuldur.” (15) ifadesi, İbn Arabî’nin sanıldığı gibi bir vahdet-i vücûd anlayışına sahip olmadığını savunanlarca sık sık delil olarak getirilir.

Yine İbn Arabî, şöyle demektedir:

“Âlem, Allah Teâlâ dışındaki şeylerden ibarettir. Var olsun ya da olmasın varlığı mümkün olan her şey, tabiatı itibariyle Vâcibu’l-Vücûd olan Allah Teâlâ’yı bilmenin alametidir. Zira alemin hakikati onun yok olacak bir araz olduğunu göstermektedir. Nitekim ‘Onun zatından başka her şey yok olacaktır.’ (Kasas 88) ayeti ile Allah Rasulü (sav.)’in “Arab’ın söylediği en doğru şiir, şair Lebid’in ‘Dikkat edin Allah Teâlâ’dan başka her şey batıldır.’ şiiridir.” hadisi de alemin yok olacağı gerçeğini belirtmektedir.” (16)

Bu ifadeler, İbn Arabî’den yukarıda naklettiğimiz vahdet-i vücûdcu ve Allah’tan başka hiçbir şeyin aslında var olmadığını belirten görüşlere terstir ve esasen Ehl-i Sünnet itikadına aykırı değildir.



Dipnotlar:

(1) Fusûsü’l-Hikem, Harun Fassı, s. 96

(2) Ebu’l-Hasen en-Nedvî, İmam-ı Rabbânî, s. 297

(3) Fusûsü’l-Hikem, Musa Fassı, s. 222

(4) Fusûsü’l-Hikem, Nuh Fassı, s. 36

(5) Mecmu’u’l-Fetâvâ, 2/83

(6) Mecmu’u’l-Fetâvâ, 2/85

(7) Mecmu’u’l-Fetâvâ, 2/86

(8) Mecmu’u’l-Fetâvâ, 2/223

(9) Mecmu’u’l-Fetâvâ, 2/284

(10) İbn Teymiyye’nin, Şeyh Nasr el-Müncebâ’ya mektubu, Cilâu’l-Ayneyn, s. 257

(11) Ebu’l-Hasen en-Nedvî, İmam-ı Rabbânî, s. 293

(12) İbn Teymiyye’nin, Şeyh Nasr el-Müncebâ’ya mektubu, Cilâu’l-Ayneyn, s. 257


(13) a.g.e., 1/171, ayrıca bkz: Ömer Nasuhi Bilmen, Tabakâtü'l-Müfessirîn, 2/510

(14) el-Yavâkıt ve’l-Cevâhir, s. 16; Mahir İz, Yılların İzi, s. 229

(15) Fütûhâtü’l-Mekkiyye, 3/377

(16) Fütûhâtü’l-Mekkiyye, 3/443