14 Ağustos 2015 Cuma

İbn Arabî ile İbn Teymiyye İhtilafına Yaklaşımlar - 7 (Alimlerden Örnekler - 2)

İMAM CELÂLÜDDÎN ES-SUYÛTÎ ÖRNEĞİ

İslam ilim tarihinde İmam Suyûtî olarak bilinen Ebu’l-Fadl Celâlüddîn Abdurrahmân es-Suyûtî (r.a.), 849 (m. 1445) senesinde Kahire’de doğmuştur. İslamî ilimlerin tamamında otorite haline gelmiş, her mezhep ve meşrepten kitlelerin takdirini kazanmış ve çok geniş çevrelerce 10. asrın müceddidi olarak kabul edilmiştir.

İmam Suyûtî, Tabakâtu’l-Huffâz adlı tabakat kitabında İbn Teymiyye’nin hal tercemesinde: “İbn Teymiyye; şeyh, imam, müctehid, müfessir, şeyhülislam, zahidlerin önderi, Takiyyuddîn Ebu'l-Abbas Ahmed b. Şihâbuddîn … el-Harrânî …” (1) cümlelerinden sonra İbn Teymiyye’nin ilim tahsilinden ve hayat serüveninden kısaca bahseder. Hal tercemesinde övgülerle bahsettiği İbn Teymiyye’nin bazı itikadî görüşlerinde İmam Suyûtî’nin ondan ayrı düşündüğünü de yine kendi eserlerinden görüyoruz. “Fevklerinde olan Rablerinden korkarlar.” (2) ayetindeki “fevk” kelimesinin “yukarıdalık” anlamında bir yön veya istikamet belirtmediğini, yücelik ve üstünlük manasında olduğunu (3) söyleyen İmam Suyûtî, başta Allah’ın Arş’a istivasıyla ilgili ayetler olmak üzere bu tür müteşabih ayetlerle kastedilenin zahirî manaları olmadığını, zahirî manalarından Allah’ı tenzih etmek gerektiğini söyleyerek (4) İbn Teymiyye’den ayrılır. 


Yine İmam Suyûtî, İbn Arabî hakkında ise Tenbîhu'1-Gabî fî Tenzîh-i İbn Arabî adlı bir risale yazmıştır. Bu risalesinde İmam Suyûtî İbn Arabî’den şöyle bahseder:

“Muhyiddin ibn Arabî hakkında alimler iki fırkaya ayrılmış, bir kısmı onun veli olduğuna, bir kısmı ise veli olmadığına inanmıştır. Bence iki fırkanın da razı olmayacağı bir yol vardır: Muhyiddin ibn Arabî’nin veli olduğuna inanılması, fakat kitaplarının okunmasının haram olması.” (5)

Buna göre kendisi de bir mutasavvıf olan İmam Suyûtî, İbn Arabî’nin veli olduğunu kabul etmekte, lakin İbn Arabî’nin kitaplarındaki sahih İslam itikadıyla bağdaşmayan cümlelerden dolayı kitaplarının okunmaması gerektiğini düşünmektedir. Yine İmam Suyûtî, risalesinin başka bir yerinde İzzeddîn ibn Abdüsselâm (r.a.)’dan şu olayı nakleder:

“Fakih, alim İzzüddîn ibn Abdüsselâm, Muhyiddin ibn Arabî’nin aleyhinde konuşur ve onun zındık olduğunu söylerdi. Bir gün arkadaşları kendisine “Bize kutbu göstermeni istiyoruz.” dediler. O da Muhyiddin ibn Arabî’yi gösterdi. Bunun üzerine arkadaşları: “Sen ona hem zındık diyorsun, hem de onun kutup olduğunu söylüyorsun. Bu nasıl olur?” dediler. İzzüddîn ibn Abdüsselâm: “Ben ona zındık diyerek şeriatı koruyorum. Kutup diyerek ise hakikati söylüyorum.” demiştir.” (6)




İmam Suyûtî'nin İbn Arabî hakkındaki söylemleri kimi çevrelerce çelişkili bulunmuştur. Nitekim İbn Arabî hakkında: "Kur'ân-ı Kerîm'i cevher-i lâfzîsinin iktizâ etmediği bir vechile tefsîr etmek tahrîm-i galîz ile haramdır. Kendisine Kitâbu'l-Fusûs nisbet edilen mübtedi' İbn Arabî'nin yaptığı gibi..." (7), "Biz i'tikad ederiz ki, ilmen, amelen, sohbeten Sôfiyye'nin seyyidi bulunan Ebu'l Kasım el-Cüneydî'nin tarîki, kavim bir tarîktir. Çünkü bu, bid'atlerden hâlî, tefvîz ve teslim, nefisten teberrî dâiresinde cârîdir. İbn Arabî ve emsâli gibi mutasavvıfeden bir cemâatın tarîki hilâfına ki, o zendikadır, Kitap ve Sünnet'e münâfîdir." (8) demiştir ki bu sözler, İbn Arabî'yi tebcîl eden diğer söylemleri ile tezat teşkil eder.

İmam Suyûtî’nin, iki zattan da nakledilmiş olan sahih İslam itikadına aykırı görüşleri benimsememek, ama haklarında Allah’tan hayırdan başka bir şey dilememek olarak özetleyebileceğimiz duruşu, zihinlerimize ışık tutan bir kandil mesabesindedir.

FAKİH İBN ÂBİDÎN ÖRNEĞİ

1198 (m. 1784) senesinde doğan meşhur Hanefî fakihi Muhammed Emîn İbn Ömer İbn Âbidîn ed-Dımeşkî, Hz. Hüseyin Efendimizin soyundandır. Hanefî fıkhının son dönem otoritelerinin önde gelenlerinden kabul edilmekle birlikte tüm çevrelerin takdirini kazanan İbn Âbidîn (r.a.), aynı zamanda Nakşibendî tarikatının önde gelenlerinden Şeyh Hâlid-i Bağdâdî (k.s.)’nin müridi olan bir Sûfî olup, Şeyh’in cenaze namazını da bizzat kıldırmıştır. İbn Âbidîn’e ait olan meşhur Reddü’l-Muhtâr ale’d-Dürrü’l-Muhtâr adlı hacimli fıkıh kitabı, yazıldığı günden bugüne Hanefî fıkhının en temel kaynaklarından biri olagelmiştir. 




İbn Âbidîn (r.a.), Reddü’l-Muhtâr’da İbn Arabî’nin hal tercemesinde Ebussuud Efendi’nin İbn Arabî’nin kitaplarındaki aykırı görüşlerin onun kitaplarına sonradan sokuşturulmuş olduğu ve kitaplarının tahrif edilmiş olduğu görüşünü nakleder ve destekler. Bu konuda şunları söyler:

“Şeyh-i Ekber’in kitabında şeriata uymayan sözlerin tahrif ve Şeyh’e iftira olduğu sabit olursa zaten bunların okunmaması vacibdir. İftira olduğu sabit olmazsa herkes bu sözler ile Şeyh-i Ekber’in ya muradını anlayamaz veya muradının hilafını anlar da bu sözleri inkar eder. Bu takdirde de bu sözlerin okunmaması vacibdir. … Bir kitabın Muhyiddin ibn Arabî’ye ait olduğu sabit olunca, o kitaba bir düşman veya bir mülhid veyahut bir zındık tarafından kelimeler sokuşturulmuş olması ihtimali bulunabilir. Bu yüzden o kitapta mevcut olan her kelimenin Şeyh’e ait olduğunun sabit olması veya o kelimleler ile Sûfîler arasında bilinen mananın kastedilmiş olduğunun sabit olması lazımdır. Bunu bilmek ise mümkün değildir.” (9)

Yine kitabının aynı yerinde Muhyiddin ibn Arabî’nin “Bizden olmayanların kitaplarımızı okumaları haramdır.” dediğini, İmam Suyûtî’nin ve İzzeddin ibn Abdüsselâm’ın İbn Arabî hakkındaki mutedil görüşlerini, Ebussuud Efendi’nin ve İbn Kemâl Paşa’nın da Muhyiddin ibn Arabî’yi medheden ifadelerini nakleder. Netice itibariyle İbn Âbidîn, İbn Arabî’nin velayetini teslim etmekte, lakin kitaplarının okunmasını men etmektedir.

İbn Teymiyye hakkında ise İbn Âbidîn, yine aynı eserinde muhtelif bağlamlarda bir alim olarak İbn Teymiyye’nin görüşlerini ve fetvalarını referans olarak alır ve onun Mecmu’u’l-Fetâvâ, es-Sârimu’l-Meslûl gibi kitaplarından alıntılar yapar. İbn Teymiyye’den yer yer şeyhülislam olarak, yer yer hafız olarak bahseder. Yine Nureddin Yıldız hocaefendinin ifadesiyle; “Bir yerde de bir konuyu anlatırken, İbn Teymiyye’nin Hanefîlere ait bir söz söylediğini naklederken, kendisinin üstadlarından o nakli görmediğini ama İbn Teymiyye ‘güvenilir bir kaynak/sebt’ olduğu için bunu ondan naklettiğini söyler.” (10)

İbn Âbidîn de bu ihtilafla ilgili yolumuzu aydınlatan mutedil alimlerden biri konumundadır.


MÜFESSİR ÂLÛSÎ ÖRNEĞİ


1217 (m. 1802) senesinde Bağdat’ta doğan Ebu’s-Senâ Şihâbuddîn Mahmûd el-Âlûsî’nin soyu baba tarafından Hz. Hüseyin Efendimize, anne tarafından ise Hz. Hasan Efendimize dayanmaktadır. Mîlâdî 1851’de Sultan Abdülmecid döneminde meşhur tefsiri Rûhu’l-Ma’ânî’yi bitirmiş ve İstanbul’a bir seyahat gerçekleştirmiştir. Bu seyahatinde devrin uleması ve meşayıhı ile bir araya gelmiş ve ilim meclislerinde bulunmuştur. Daha sonra bu seyahati esnasında yaşadıklarını anlattığı Ğarâibu’l-İğtirâb adlı kitabında, bir mecliste kendisine sorulan “Şeyh-i Ekber Muhyiddîn hakkında ne dersin?” sorusuna verdiği cevabı şöyle anlatır:


“Şeyh-i Ekber Muhyiddin… Şeyh’in ilmen ve amelen kadrinin yüceliğinde şüphe yoktur. Onun müteşabih sözlerinin kendisi ve ona emsal kimseler arasında en güzel mahmiline hamli söz konusu ise de, o sözleri kitaplarında tedvin etme (derleme) gereği hissetmesinin sırrını bilmiyorum. O sözlerin, itikadı ve anlayışı zayıf birçok Müslümanın dalalete düşmesine kuvvetli bir sebep teşkil ettiği açıktır. Bahse konu sözlerin Kur’an ve Sünnet’teki müteşabihlere kıyas edilmesi, anlayış sahiplerinin rıza göstermeyeceği bir tutumdur. Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, Fusûs’taki şeylerin tebliğini, Kur’an ayetlerini tebliğ zamanından sonraya, hicretten yaklaşık 600 sene sonra Muhyiddîn’in geleceği zamana tehir etmiş (ertelemiş) olmasındaki, Muhyiddîn geldikten sonra onları rüyada kendisine vererek “Bunları insanlara açıkla.” diye emir buyurmasındaki ve bunun üzerine Muhyiddîn’in de onları tek harfini dahi değiştirmeden insanlara açıklamasındaki (11) sırrı da bilmiyorum.

“Bunları söylerken işin hakikatindeki sırrı inkâr etmek niyetinde değilim. Bunun “daha dehşetli ve daha acı” (Kamer 46) olan inkârdan hiçbir farkı yoktur. Bilakis söylemek istediğim, sahipleri nezdinde malum ise de, benim bu sırrı gerçekten bilmediğimdir.

“Özetle ben, onun kadrinin yüceliğine inanıyor, sair ahvalini ise onun gizli ve açık hallerini bilene (c.c.) havale ediyorum. Münkirlerin yaptığı gibi onun hakkında derine dalmama Allah razı olmaz. Bu, alimlerden sadır olmaması gereken fuzuli bir meşgaledir.”
(12)




Kendisinin Selef akîdesine bağlı olduğunu söyleyen Âlûsî, bu ilmî sohbetin devamında ise dönemin Şeyhülislam’ı Arif Hikmet Efendi’nin, İbn Teymiyye’nin Allah’ın cisim olduğunu ve Arş’ın kadîm olduğunu savunduğuna (13) dair sözlerine; İbn Teymiyye’nin Allah’ın cisim olduğunu düşündüğünün mutlak olarak söylenemeyeceğini, Arş’ın nev’î kıdemi görüşünü ise Celalüddîn ed-Devvânî’den başka kimsenin İbn Teymiyye’den dikkate alınmaya değer tarzda nakletmediğini söyleyerek mukabele eder. (14) Sıkı bir İbn Teymiyye muhibbi olan ve İbn Teymiyye'ye karşı büyük bir hüsn-ü zan besleyen Allâme Âlûsî'nin bu cevabından çıkarılacak sonuç ise, onun bu eserini yazdığı sıralarda İbn Teymiyye’nin Allah’ın cisim olduğu ve Arş’ın nev’an kadim olduğu şeklindeki görüşlerine muttali olmadığıdır. (15) Y
ine de Allâme Âlûsî’nin iki zata karşı da fevrî olmayan mutedil duruşu, konuyla ilgili faydalı bir arka plan sunması açısından değerlidir.

İnşallah devam edecek…



DİPNOTLAR:

(1) Tabakâtu’l-Huffâz, 1/520

(2) Nahl 50

(3) El-Itkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, 2/20

(4) El-Itkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, 2/15

(5) Suyûtî, Tenbîhu'1-Gabî fî Tenzîh-i İbn Arabî’den naklen İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 9/42

(6) Suyûtî, Tenbîhu'1-Gabî fî Tenzîh-i İbn Arabî’den naklen İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 9/43


(7) Suyûtî, Et-Tahbîr li İlmi't-Tefsîr'den naklen Ömer Nasuhi Bilmen, Tabâkâtu'l-Müfessirîn, 2/510

(8) Suyûtî, İtmâmu'l-Dirâye'den naklen Ömer Nasuhi Bilmen, Tabâkâtu'l-Müfessirîn, 2/511

(9) Reddü’l-Muhtâr, 9/42-3

(10) http://www.fetvameclisi.com/fetva-ibni-teymiyeye-kin-ve-nefret-beslemem-gunah-mi-hocam-71075.htm
l

(11) Gerçekten Muhyiddin ibn Arabî, Fusûsu’l-Hikem kitabının mukaddimesinde, bir gün rüyasında Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimizi gördüğünü, Peygamber Efendimizin elinde Fusûsu’l-Hikem kitabını tuttuğunu ve kendisine “Bu elimdeki kitap, Fusûsu’l-Hikem kitabıdır. Bunu al ve ne bir kelime eksik, ne de bir kelime fazla olmak üzere insanlara açıkla.” dediğini ve rüyasında gördüğü bu emir üzerine bu kitabı yazdığını söyler.

(12) el-Âlûsî, Ğarâibu’l-İğtirâb, s. 145

(13) Beyânu Telbîsi’l-Cehmiyye, 1/118; Muvâfakatu’Ma’kûl, 1/65,76,142,210,245…; 2/74…; Minhâcü’s-Sünne, 1/83,109,224; Mecmu’u’l-Fetâvâ, XVIII/239; Şerhu Hadîsi’n-Nüzûl, 161…


(14) el-Âlûsî, a.g.e.

(15) Ayrıntılı bilgi için bkz: Makâlâtu’l-Kevserî, İstanbul 2014, 1/179 vd., 3 no’lu makaleye Ebubekir Sifil Hocaefendi tarafından yazılmış 10 no’lu dipnot.

İbn Arabî ile İbn Teymiyye İhtilafına Yaklaşımlar - 6 (Alimlerden Örnekler - 1)

Ümmet-i Muhammed’in enerjisini soğuran ve sömüren en büyük ihtilaflardan biri, belki de birincisi olan bu meseleyle alakalı tarih boyunca birçok mezhepten ve meşrepten alimler konuşmuş ve imâl-i fikr etmiştir. Yazı dizimizin temel hedefi olmak üzere bu ihtilafta selametli bir sonuca ulaşmak için ümmetin mutedil alimlerinden örnekler zikretmeyi uygun gördüm. Zikredeceğim alimlerden bir kısmının, ihtilafın iki tarafını da eleştiren, bir kısmının ise iki tarafı da medheden zatlar olması dolayısıyla konuyla ilgili bize sağlıklı bir arka plan sunmasını Allah Teâlâ’dan niyaz ederim.

İBNÜ’L-CEVZÎ ÖRNEĞİ

Tam ismi Ebu’l-Ferec Abdurrahmân İbnü’l-Cevzî’dir. 510 (m. 1116) senesinde Bağdat’ta doğmuş olan İbnü’l-Cevzî (r.a.), tıpkı İbn Teymiyye gibi bir Hanbelî muhaddis ve fakihtir. 510 senesinde doğmuş olması hasebiyle İbn Arabî’den ve İbn Teymiyye’den daha önce yaşamıştır. Bizim onu zikretme sebebimiz ise aynı anda hem ehl-i hadise, hem tasavvufa, hem de selef-i sâlihîn çizgisine bağlılığıyla bilinen bir Hanbelî alim olmasından dolayı mutedil bir duruşun örneğini onun şahsında gözlemleme arzumuzdur.

İbnü’l-Cevzî (r.a.), kendisini erken dönem zühd ehlinden saymamız için önümüzde hiçbir engel olmayan bir zâhid ve âbiddir. Bununla birlikte Telbîsü İblîs adlı eserinde tekkeleşme dönemiyle birlikte Müslümanların yaşantısına girmiş ve sonradan ihdas edilmiş birtakım tasavvuf uygulamalarına itiraz eder. (1) İnsanlar arasında yaygın bir üne kavuşmuş olan tasavvuf kitaplarından Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kûtu’l-Kulûb kitabında, Ebû Nuaym’ın Hılyetü’l-Evliyâ kitabında ve bilhassa İmam Gazzâlî’nin meşhur İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn kitabında birtakım yanlışlıklar ve amel edilmesi uygun olmayan zayıf hatta mevzu rivayetler olduğunu söyler. Bu yüzden İbnü’l-Cevzî, ağır tasavvufî muhtevaları hâiz olan İmam Gazzâlî’nin İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn kitabındaki yanlışları göstermek amacıyla İ’lâmü’l-Ahyâ bi Aglâti’l-İhyâ adlı kitabını yazmıştır. Daha sonra İmam Gazzâlî’nin İhyâ kitabına rağbetin giderek arttığını görünce, bu kitaptaki zayıf veya uydurma olduğuna kanaat getirdiği rivayetler ile zararlı olduğunu düşündüğü kısımları çıkararak İhyâ kitabını ihtisar etmiştir (özetlemiştir). Bu ihtisar da Minhâcü’l-Kâsıdîn ve Müfîdü’s-Sâdıkîn ismiyle neşredilmiştir. Bu çalışmasını kendisi şöyle anlatır:

“Ey ilim talebesi! Yalnızken hangi kitapla yoldaş olduğuna ve suskun olduğunda hangi kitabı okuduğuna baktım ve İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn kitabını tercih ettiğini gördüm. Sen de bu kitabın kendi cinsleri arasında tek ve çok değerli olduğunu biliyorsun. Lâkin sana dedim ki ilim amelin temeli ve kaynağıdır. Dayanağın sağlam ve güvenilir olmalıdır. İhyâ kitabında alimlerden başkasının fark edemeyeceği afetler vardır. Bu afetlerden en hafifi, zayıf ve uydurma hadislerdir. Müellif (yani İmam Gazzâlî) bu hadisleri, (yararlandığı kaynaklardan) gördüğü gibi nakletmiştir, bunları kendisi uydurmuş değildir. Senin, Rasûlullah (sav)’den nakledilmiş ama içinde ona ait tek bir kelime bile bulunmayan şeyleri okumakla günlerini ve gecelerini geçirmene nasıl razı olurum?” (2)

İbnü’l-Cevzî’nin İhyâ’ya yaptığı bu ihtisar çalışması, tasavvufun şeriat çizgisine bağlı kalındığı düzeyde kabul edilebileceğini ve tüm İslamî disiplinlerin olduğu gibi tasavvufun da temelinin şeriat olması gerektiğini gözler önüne sererek sahih bir tasavvuf anlayışını telkin etmesi açısından son derece değerlidir.

Tasavvufu şeriat raylarına oturtmak için yoğun 
mesai harcayan İbnü’l-Cevzî, aynı zamanda Hanbelî mezhebinin içinde yuvalanmış olan müşebbihî/mücessimî (Allah’ı mahluklara benzetme/Allah’a cisimlik isnad etme) akîdeye karşı da ciddi bir mukavemet göstermiştir. (Bilindiği gibi İbn Teymiyye’nin de eleştiri oklarının hedefi haline gelmesine sebep olan iddiaların en haşmetlisi, teşbih/tecsim görüşlerini benimsemesi iddialarıdır.) Hanbelî mezhebinde bir kanser gibi yayılan bu görüşler, İbnü’l-Cevzî’yi, Def’u Şübehü’t-Teşbih adlı eserini yazmaya iten temel sebeptir. Bu eserinde kendisi şöyle der:

“Bu sâlih selef aliminin (yani İmam Ahmed b. Hanbel’in) mezhebinde olmayan şeyleri mezhebine soktunuz. Mezhebine öyle ayıp ve çirkin şeyler giydirdiniz ki artık herhangi bir Hanbelî, kim olursa olsun sizin yüzünüzden müşebbihî/mücessimî sanılmaktadır. Kim Allah Teâlâ Arş’a mukaddes zatıyla istiva etmiştir derse, O’nun duyularla idrak edilebileceğini (yani cisim olduğunu) söylemiş olur. Bununla beraber kendileri güya Allah’ı cisimlere ve mahlukata benzetmekten yahut benzetmeyi Allah’a izafe etmekten kaçınıyorlar. Bir kısım cahiller de onların bu itikadlarına uymuşlardır. … Bu görüşlerin İmam Ahmed’e isnad edilmemesi için onların reddedilmesi lazım geldiği kanaatindeyim. Sükut edip de reddetmezsem, benim de bu görüşlere inandığımı söyleyecekler. Gerçekten İmam Ahmed’in mezhebi o hurafelerden münezzehtir. Ben de İmam Ahmed’den rivayet edilen bu uydurma nakillerin ve aklî hezeyanların asılsız olduğunu ispat ettim.” (3)

Hayretle takdir edilmesi gereken bir dirayet örneği gösteren İbnü’l-Cevzî (r.a.)’nin bu mutedil duruşu, örnek alınması gereken bir tutumdur şüphesiz…

HAFIZ ZEHEBÎ ÖRNEĞİ

673 (m. 1274) senesinde Şam’da doğmuş hadis, tarih ve kıraat alimi olan Zehebî, hadis ve rical ilimlerinde daima adından söz ettiren sarsılmaz bir otoritedir. Bilhassa Siyeru A’lâmi’n-Nubelâ, Târihu’l-İslâm, Mîzânu’l-İ’tidâl gibi eserleri, İslam ümmetinin ve ilim erbabının her zaman başvurduğu başucu kitaplarındandır. Aynı zamanda Zehebî, İbn Teymiyye ile çok yakın ilişkiler kurmuştur. Bir yandan çok yakın birer dost, diğer yandan da hoca-talebe ilişkisi içerisinde İbn Teymiyye’den son derece etkilenmiştir. (4) Amelde Şafiî olmasına rağmen itikadda İbn Teymiyye’den etkilendiği iddia edilmiş ve bu yüzden Dârü’l-hadîsi’l-Eşrefiyye şeyhliğine getirilmesi gündemde iken Eş’ârî olmadığı gerekçe gösterilerek bazı Şafiîler tarafından bu göreve gelmesi engellenmiştir. (5)

Hafız Zehebî, İbn Teymiyye ile çok yakın ilişkileri olmasına rağmen yer yer İbn Teymiyye’yi eleştirmekten de imtina etmemiştir. Bununla ilgili, İbn Teymiyye’ye yönelik nasihatler ve eleştiriler ihtiva eden en-Nasîhatü’z-Zehebiyye li’bn Teymiyye adlı bir risale de kaleme almıştır. Bu risalesinde İbn Teymiyye'ye şu cümlelerle hitap eder:


"Be adam, kendi gözündeki merteği unutarak din kardeşinin gözündeki çepeli görmeye ne zamana kadar devam edeceksin? Ne zamana kadar kendini, fesahatini ve sözlerini övecek; ulemayı zemmedecek ve başkalarının kusurlarını araştıracaksın? Halbuki Rasulullah (s.a.v.)'in bunu yasak ettiğini biliyorsun. "Ölülerinizi hayırdan başka bir şeyle anmayın; çünkü onlar gönderdikleri şeye varmışlardır." buyurmuştur. Haccac'ın kılıcı (6) ile İbn Hazm'ın dili (7) kardeştirler. Sen her ikisi ile de kardeş oldun! (8)

"Ey Müslüman, kendini medh için edindiğin şehvet eşeğini bana doğru çevir! Onu daha ne kadar tasdik edecek ve iyilere düşmanlıkta, tahkirde bulunacaksın? Onu ne zamana kadar ta'zîm edecek; kulları küçülteceksin? Ne zamana kadar onunla dost olacak zâhidlere buğz edeceksin? Kendi sözünü ne zamana kadar medh edeceksin? Öyle ki Sahîhayn'ın (Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim) hadislerini bile vallâhi öyle medh etmiyorsun. Senin için daha dönme zamanı gelmedi mi? Tevbe ile rücû' zamanı gelmedi mi? Bak artık yetmişlik ondalığındasın. Yolculuk yaklaşmıştır... Hayır vallâhi, sanmıyorum ki, sen ölümü hatırlayasın. Belki ölümü hatırlayanı tahkîr edersin. Zannetmem ki, benim sözümü kabul edersin; va'zıma kulak asasın. Bilakis bu kağıt parçasına cevaben ciltlerle kitap yazıp bozmağa ve benim için söz yollarını kesmeğe senin büyük azmin vardır. Ben sana kat'î olarak sustum deyinceye kadar sen hep üstün gelmeye çalışacaksın. Bana karşı halin bu olunca -ki, ben senin şefkatli ve sevgili dostunum- düşmanların nazarında halin nice olur? ..." (9)

Şeyh Muhammed Ebû Zehra, Zehebî’nin İbn Teymiyye’ye yönelik eleştirilerini kendisinden şöyle nakleder:

“İbn Teymiyye ile düşüp kalkan ve onu sevenler, beni ona karşı hürmetsizlikle itham ederler. İbn Teymiyye’ye muhalefet eden ve onu sevmeyenler de beni, onu iyi birisi olarak görmekle itham ederler. Ben, onun hem dostları hem de muhalifleri tarafından eziyet gördüm. Halbuki ben, İbn Teymiyye’nin masum olduğuna inanmıyorum. Bir kısım aslî ve fer’î (akaid ve fıkıhla alakalı) meselelerde ona muhalifim. Çünkü ilminin genişliği, cesaretinin bolluğu, zihninin açıklığı ve dinin emirlerine saygılı oluşuna rağmen, o da bir beşerdir. Münakaşalarında hiddetli, öfkeli ve hasımlarına çok şiddetli davranışı sebebiyle gönüllerde kendisine karşı düşmanlık meydana getirmektedir. Eğer böyle olmasaydı insanları birleştirirdi; büyükler onun ilmine boyun eğer, sahili bulunmayan bir deniz ve eşsiz bir hazine olduğunu kabul ederlerdi. Fakat onlar, buna muhalefet etmişler ve hareketlerini kınamışlardır. Herkesin bir kısım görüşü benimsenir, bir kısım görüşü de reddedilir.” (10)

Kendisiyle samimi hukukuna rağmen İbn Teymiyye’yi eleştirmekten çekinmeyen Hafız Zehebî, İbn Arabî hakkında ise, bazı kesimlerin İbn Arabî hakkındaki olumlu ve olumusuz duruşlarını belirttikten sonra şunları söylemektedir:

“Benim onun hakkındaki kanaatime gelince… Ölüm esnasında Hakkın kendisine doğru cezbeylediği Allah’ın velilerinden olması ve nihayette ona hüsn-ü hatimeyi nasip etmiş olması mümkündür. Söylediği sözlere gelince, onun vahdet-i vücûdcu kurallarına göre sözlerini anlayıp bilen ve söz birliği ettikleri noktanın o olduğunu kavrayıp bu kanaati savunanların ibarelerini yan yana koyan bir kimse, söylediklerinin aksinin hak olduğunu açıkça görür. Aynı şekilde İbn Arabî’nin el-Fusûsü’l-Hikem adlı eserini dikkatle inceleyen yahut da iyiden iyiye üzerinde düşünen bir kimse hayrete düşer. Zeki bir kişi, bu sözleri ve birkaç anlama gelme ihtimali olan bu ibareleri iyice düşündüğü takdirde, şu iki konumdan birisinde olacaktır: Ya o da bâtında vahdet-i vücûdu kabul eden birisidir yahut bu görüşü kabul edenlerin görüşlerini küfrün en ileri derecesi olarak sayan, Allah’a iman eden mü’minlerden birisidir. Allah’tan affedilmeyi ve imanı kalplerimize yazmasını, dünya hayatında da ahirette de bizi o sapasağlam söz ile sebatlandırmasını dileriz. Allah’a yemin ederim ki Müslümanın ineklerini güden işinde gücünde bir cahil olarak, namazlarını kılacak kadar Kur’an’dan birkaç sure dışında ilim namına hiçbir şey bilmeden ve Allah’a ve ahiret gününe iman ederek yaşaması, irfan ve hakikat denen bu tür şeylerden çok çok daha hayırlıdır.” (11)

Hafız Zehebî’nin bu ifadeleri, İbn Teymiyye’nin de İbn Arabî’nin de eleştirilmesi gereken görüşleri olduğunu, İbn Teymiyye'nin münakaşalarında aşırı hırslı ve sert bir üslupla hareket ederek insanları kendisinden uzaklaştırdığını, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki bazı ibarelerin ise küfür olarak bile nitelenebileceğini, lakin ikisinin de insan olmak dolayısıyla hata yapabilmek zorunda olduklarını unutmamak gerektiğini bizlere göstermektedir. İbn Arabî’nin ölmeden önce hidayete kavuşmuş ve söz konusu görüşlerinden vazgeçmiş olmasının mümkün olduğunu söylemesi de bizlere yol gösterir niteliktedir.

İnşallah devam edecek…



DİPNOTLAR:

(1) TDV İslam Ansiklopedisi, 20/543-44

(2) İbnü’l-Cevzî, Minhâcü’l-Kâsıdîn mukaddimesi

(3) İbnü’l-Cevzî, Def’u Şübehü’t-Teşbih, 28-9

(4) TDV İslam Ansiklopedisi, 44/181

(5) Sübkî, Tabakâtü’ş-Şâfiiyye, 6/170-71


(6) Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî, 41-95 (m. 661-714) yılları arasında yaşamış, Emevî hilâfeti döneminde devlet yönetiminde söz sahibi olmuş Emevî vâlisi. İslam tarihinde muhtelif coğrafyalarda yaptığı zulüm ve zorbalıklardan dolayı "Haccâc-ı Zâlim" olarak anılagelmiştir. Hâl tercemesi için bkz: Zehebî, Siyaru A'lâmi'n-Nubelâ, 4/343; İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 8/329 vd.

(7) İbn Hazm el-Endelüsî, 384-456 (m. 994-1064) yılları arasında yaşamış olan, Dâvûd ez-Zâhirî'nin kurucusu olduğu Zâhirî mezhebinin müdevvini ve en büyük temsilcisi, fakih, muhaddis, usul ve tarih alimi. Zâhirî mezhebinin genel esasları itibariyle İbn Hazm, İslam'ın ahkam boyutunu mevcut ayet, hadis ve icma'larla sınırlandırmış ve kıyasla yeni ictihadlar ve açılımlar yapma metodunu reddetmiştir. Bunun yerine nasslardan istidlal yoluyla hüküm çıkarma metodunu kullanmıştır. Usûl ve füru'a dair görüşlerini de el-Muhallâ, el-Fasl, el-İhkâm gibi eserlerinde toplamıştır. İbn Hazm, aynı zamanda kendisinden daha sonra yaşamış olan İbn Teymiyye'yi de etkilemiştir. İbn Hazm'ın da bir ilim adamı olarak zaman zaman sert olduğu söylenmiştir. Hâl tercemesi için bkz: Siyeru A'lâmi'n-Nubelâ, 18/184 vd.; Tezkiretü'l-Huffâz, 3/1129 vd.; İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 12/91 vd.

(8) Hâfız Zehebî, İbn Teymiyye'nin sert mizaçlı, münakaşalarında acımasız, hırslı ve katı üsluplu olmasından dolayı Haccâc b. Yûsuf ve İbn Hazm'dan telmih yapmaktadır.

(9) Zehebî, en-Nasîhatü'z-Zehebiyye li'bn Teymiyye'den naklen Ahmed Davudoğlu, Dini Tamir Dâvasında Din Tahripçileri, 46 vd.

(10) Ebû Zehra, Mezhebeler Tarihi, 702-3

(11) Mîzânü’l-İ’tidâl, 3/659-60; Siyeru A’lâmi’n-Nubelâ, 23/48-9

21 Temmuz 2015 Salı

İbn Arabî ile İbn Teymiyye İhtilafına Yaklaşımlar - 5 (İmam-ı Rabbânî ve Vahdet-i Şuhûd)

İmam-ı Rabbânî’ye göre; İbn Arabî, seyr-i sülûkta aşılıp geçilmesi gereken vahdet-i vücûd merhalesinde takılmıştır. Onun görüşleri ve algı dünyası da bundan olumsuz etkilenmiştir. Ona göre İbn Arabî’nin yapması gereken, vahdet-i vücûd mertebesini aşıp vahdet-i şuhûd mertebesine yükselmektir. Vahdet-i vücûd görüşü Ehl-i Sünnet itikadına aykırı olsa da vahdet-i şuhûd görüşü Ehl-i Sünnet’e aykırı değildir, Ehl-i Sünnet’in bizatihi kendisidir. Ona göre vahdet-i vücûd tasavvufta saplanılan yanlış bir görüştür. Doğrusu ise vahdet-i şuhûd olmalıdır. İmam-ı Rabbânî bunu şöyle anlatır:

“Tevhîd-i vücûdî, ilme’l-yakîn kabilindendir. Tevhîd-i şuhûdî ise ayne’l-yakîn kabilindendir. Tevhîd-i şuhûdî, tarikatın zorunlulukları arasındadır. Zira fena hali, onsuz tahakkuk edemez. Onunla tahakkuk etmeden de varlığın kendisinin bulunması kolay olmaz. …

“Burada bir misal verelim. Bir kimse, güneşin varlığını görüyor. Güneşi görürken elbette yıldızları göremez. Sadece güneşi görebilir. Yıldızları göremediği zaman, yıldızların var olmadığını söylemesi gerekmez. Yıldızların hala var olduğunu bilir. Lakin onlar kapanmış, güneşin ışığına mağlup olmuştur ve görülemez.

“Bu durumda hali anlatılan şahıs (vahdet-i vücûda inanan şahıs), bir cemaate göre inkar makamındadır. Çünkü güneşi gördüğü zaman yıldızların varlığını inkar etmektedir. “
(1)


İmam-ı Rabbânî’nin verdiği bu veciz örnek, konunun anlaşılması açısından çok değerlidir. Gündüz vakti yıldızları göremeyip sadece güneşi görebilen kişi “Sadece güneş var, ondan başka hiçbir şey yok.” derse, bu vahdet-i vücûd makamına benzer. Allah’tan başka hiçbir şeyin var olmadığına inanma makamıdır ki Ehl-i Sünnet’e aykırıdır. Eğer “Güneş de var, yıldızlar da. Ama ben şu an sadece güneşi müşahade edebiliyorum, yıldızları göremiyorum çünkü güneşin ihtişamı buna engel oluyor.” derse, bu ise vahdet-i şuhûd makamına benzer. Allah ile birlikte mâsivânın da varlığını ve Yüce Rabb’ın Zat’ından ayrı olduğunu ikrardır ki Ehl-i Sünnet’e aykırı değildir. Dolayısıyla İmam-ı Rabbânî, İbn Arabî'nin zuhûrât ve keşif aleminde edindiği müşahadeleri yanlış yorumladığına kânîdir. İbn Arabî zuhûrat aleminde yalnız Allah'ın müşahade edilebildiği makama gelmiş ve müşahadesini yorumlamada yaptığı hata üzerinden bir varlık anlayışı geliştirmiş, Allah'tan ayrı olan alemin varlığını inkar etmiş ve sadece Allah'ın var olduğuna kanaat getirmiştir. İmam-ı Rabbâni'ye göre ise tevhîd, varlıkta (yani vücûdda) değil, ârifin müşahadesinde (yani şuhûdda)dir. Ârif, zuhûrât aleminde yalnız Allah'ı müşahade edebildiği makama geldiğinde, Allah'ın dışındaki maddî/fizikî alemin (mâsivânın) varlığını inkar etmek zorunda değildir. Mâsivâ, Allah'ın varlığından ayrı olarak yine vardır ama ârifin müşahadesi dışındadır.


İmam-ı Rabbânî bir mektubunda şöyle demektedir:

“Bu satırların yazarı (olan ben), önceleri vahdet-i vücûd inancı taşırdım. Küçüklüğümden beri, vahdet-i vücûd hakkında bilgi sahibiydim. Her ne kadar o sıralarda manevî hal sahibi değil idiysem de bu konuda gönlümde vahdet-i vücûda karşı kesin bir inanç taşıyordum. O, maneviyat alemine adım attığımda ilk önce vahdet-i vücûd yolu önüme açıldı ve uzun süre bu makamın derece ve kademelerinde dolaştım. O makama uygun olan pek çok bilgiyi elde ettim. Vahdet-i vüdûd erbabının üzerine inen zorluklar, haller bu manevi açılışların ve bilgilerin akımı ile çözüldü. Bir süre sonra bana başka bir bağlantı (ilişki) hakim oldu. O bağlantı bana hakim olduğu sırada vahdet-i vücûd hakkında bana bir duruş geldi. Fakat bu duruş, vahdet-i vücûda hüsnüzan halinde olup onu inkar şeklinde değildi. Bir süre sonra o duruş halinde kaldım. Sonunda mesele vahdet-i vücûdu reddetme noktasına ulaştı. Vahdet-i vücûd derecesinin daha aşağı derece olduğu bana gösterildi ve ondan daha üstün olan gölgelik makamına ulaştırıldım.

“Bu reddetme meselesinde benim iradem yoktu. Namlı şanlı şeyhlerin bile üzerine çadırlarını kurdukları bu vahdet-i vücûd makamından dışarı çıkmayı istemiyordum. Ama o gölgelik makamına ulaşınca kendimi ve kainatı gölge gördüm. O zaman kendimin bu makamdan ayrılmamamı arzu ettim. Çünkü bu yüceliği ancak vahdet-i vücûdda zannediyordum. Genel yapısıyla bu makam da onunla ilgiliydi, ama takdir-i ilahi sonsuz bir lütuf ve bu fakiri koruma keremiyle beni bu makamdan da alarak yukarı götürdü ve kulluk makamına ulaştırdı. O zaman bu makamın yüceliği gözler önüne serildi ve açıkça belirginleşti de o geçmiş makamlardan tevbe ve istğfar etmeye başladım. Eğer bu acizi o yola kadar götürmeyip de bir makamın diğer makam üzerine üstünlüğünü göstermeseydi o zaman bu makamı bir düşüş sayardım. Çünkü bana göre vahdet-i vücûddan daha üstün bir makam yoktu.”
(2)


Bu suretle anlattığına göre İmam-ı Rabbânî, bir zamanlar kendisi de vahdet-i vücûd inancına saplanmıştı ve bu makamı ulaşabileceği en üst mertebe sanmaktaydı. Ama Allah’ın lütfu keremiyle ve yardımıyla bu makamı aşmıştı, vahdet-i şuhûd makamına yükselmişti. Yükseldiği makamda ise sahih itikadın vahdet-i vücûd olmadığına, Ehl-i Sünnet alimlerinin anlattığı itikad olduğuna şahit olmuştu.


Ebu’l-Hasen en-Nedvî merhum, el-Ubûdiyye isimli kitabından yola çıkarak İbn Teymiyye’nin de vahdet-i şuhûd görüşünü tanıdığını ve müridlerin tarikatta manevi dereceler elde etmeleri sırasında bu makamla karşılaştıkları gerçeğini bildiğini söyler. Ona göre İbn Teymiyye, vahdet-i şuhûd makamını, peygamberlerin ve onlara doğrudan bağlı olan sahabelerin makamından aşağıda, ama vahdet-i vücûd makamından yüksekte görmektedir. (3)


Aynı şekilde, son dönem otoritelerinden Muhammed Zâhid el-Kevserî, bu meseleyle alakalı olarak şunları söyler: 

"Vahdet-i vücûd, onu açıklığa kavuşturmak için ortaya konulan her gayretin zayi olduğu bir mevzudur. Hep müşahade edilegeldiği gibi, bu mevzunun derinliğine girenlerin ekseriyeti zararlı çıkmıştır. Bilindiği gibi şeriata bağlı kalanların tuttuğu yol, vahdet-i şuhûddur." (4)


İmam-ı Rabbânî, İbn Arabî hakkında ise şunları söylemektedir:

“Bu fakir, Şeyh Muhyiddin ibn Arabî’yi Allah katında makbul kimselerden kabul eder. Fakat onun, (halkın inançlarına ve Kur’an ile sünnetin zahirine aykırı olan) görüşlerini yanlış ve zararlı kabul eder. İnsanlar onun hakkında ifrat ve tefrit yolunu seçti de orta yoldan uzak kaldılar. Bir grup insan Şeyh’e dil uzatarak onu kötüledi. Onun marifet ve hak olarak gösterdiklerini yanlış gösterdi. Başka bir grup insan da Şeyh’i eksiksiz kabul ederek, ona tam uyarak, onun tüm marifet ve hak gösterdiklerini de başları üzerine koydu. Delillerle onların doğru olduğunu ispatlamaya çalıştılar. İki grubun da ifrat ve tefrit yollarını seçip orta yoldan uzaklaştıklarında şüphe yoktur.

“Ne tuhaftır ki Muhyiddin ibn Arabî’nin hak yolunda değerli kimselerden olduğu gözükse de, onun pek çok marifet ve hak yolda olanlara ters düşen görüşleri yanlış ve hatalı görünmektedir.”
(5)


İmam-ı Rabbânî’ye göre İbn Arabî’nin hataları, keşif hatalarıdır. Keşfe dayanan hata, müçtehidin hatası gibidir ve hatanın sahibi ayıplanmaz, mazur görülür. Lakin bu ikisinin mukallidleri arasında bir fark vardır. Müçtehidin mukallidi, sorumluluktan kurtulmuştur. Müçtehide uymakla hesaba çekilmeyecektir. Keşif ehlinin mukallidi ise hatalı kişiye uyduğu için hesaba çekilecektir. Çünkü keşif ehlinin hatalarını taklid etmek, sorumluluğu kaldırmaz. (6)


İmam-ı Rabbânî, o zamanlarda vahdet-i vücûd inancı taşıyan birçok Sûfî’nin içi boş kuru bir mukallidlik hevesiyle hareket ettiğini, bir kısmının içine zevk ve meşrep katılan kuru bilgiyle hareket ettiğini, bir kısmının ise doğrudan doğruya dalalet ve zındıklık sebebiyle vahdet-i vücûd inancı taşıdıklarını gözlemlediğini söyler. Onların, bir oyunla ve düzenbazlıkla şeriatın kendilerine yüklediği sorumluluklardan kurtulmaya çalıştıklarından bahseder. (7)


Kendisinden, Şeyh Abdülkerîm Yemenî’nin “Allah gaybı bilmez.” sözüne cevap vermesini isteyen Molla Hasan Keşmirî’ye yazdığı cevapta da şunları söyler:


“Ey Mahdum, bu fakirin o gibi ("Allah -hâşâ- gaybı bilmez." gibi) cümleleri dinlemeye asla tahamülü yoktur. Elimde olmadan böyle şeyleri duyunca Fârukî damarım kabarıyor. (8) O derecede ki, düşünmeye bile mecalim kalmıyor. Tevil ve tevcihe dahi yer yok. Ama bu söz kimden gelirse gelsin; ister Şeyh Abdülkerîm Yemenî’den, isterse Şeyh Muhyiddin ibn Arabî’den…

“Bizim Fusûs’a (İbn Arabî’nin kitabına) değil, nüsûsa (Kur’an ve Sünnet’e) tutunmamız gerekir. Fütûhât-ı Medeniyye (Medine şeriatı), bizim için Fütûhât-ı Mekkiyye’den daha yeterlidir.
(Yani Rasulullah’ın vahyi, İbn Arabî’nin keşfinden yeterlidir.) (9)


                         

Birçok alim, vahdet-i vücûd nazariyesinin ümmet üzerinde oluşturduğu tahribata engel olmak adına çaba harcamıştı. Lakin onlar genellikle zâhir ehli alimler oldukları için, etkileri izole bir yapıya dönüşmüş olan tekkelerin içinde hissedilemedi. Vahdet-i vücûd akımının önünü kesmede İmam-ı Rabbânî’yi bu denli başarılı kılan en büyük saikler, tasavvufun içinden ve hatta zirvesinden meseleye el atmış olması, yola çıkış noktasının Kur’an ve Sünnete dayanması ve hiç şüphesiz imanı, ihlası, Allah katındaki değeri ve samimiyetidir.


İmam-ı Rabbânî’nin Muhyiddin ibn Arabî ve vahdet-i vücûd konusundaki duruşu, bugün Selefîsi ile, Sûfîsi ile tüm Ümmet-i Muhammed’e örnek olması gereken bir tavırdır. Şahısları bayraklaştırmanın da, şahısları tekfir etmenin de hiçbir faydası olmadığı gerçeğinden yola çıkarak, başta Ashab-ı kiram, Tabiin ve Tebe’ü’t-tabiin olmak üzere istikamet ve itidal sahibi Ehl-i Sünnet alimlerinin Kur’an ve Sünnet’ten çıkardıkları sahih İslam çizgisine bağlanmak, bu çizgiye aykırı düşen görüş ve düşünceleri, şahısları tekfir ve kitleleri rencide etmeden reddetmek, bizlerden sadır olabilecek en makul duruş olsa gerektir.


Bir sonraki yazıda, muhtelif meşreplerden alimlerin İbn Arabî ve İbn Teymiyye ihtilafına yaklaşımları üzerinde duracağız inşallah…




Dipnotlar


(1) 43. Mektup


(2) 160. Mektup


(3) Risâlet el-Ubûdiyye, s. 85-88’den naklen Ebu’l-Hasen en-Nedvî, İmam-ı Rabbânî, s. 302 vd.

(4) Mukaddimâtu'l-İmam el-Kevserî, s. 554
(5) 266. Mektup


(6) 31. Mektup


(7) 43. Mektup


(8) İmam-ı Rabbânî hazretleri, Hz. Ömer efendimizin 28. kuşaktan torunu oluşuna telmih yapıyor. "Farukî damarım kabarıyor." cümlesiyle de bu tür görüş ve sözlerle karşılaştığında elinde olmadan hiddetlendiğini anlatıyor.


(9) 100. Mektup

14 Temmuz 2015 Salı

İbn Arabî ile İbn Teymiyye İhtilafına Yaklaşımlar - 4 (İbn Teymiyye'nin Eleştirileri)

Muhyiddin ibn Arabî, vahdet-i vücûd düşüncesinden dolayı gerek zâhir ehli, gerekse bâtın ehli birçok alim tarafından eleştirilmiştir. Vahdet-i vücûdu merkeze koyarak buradan yola çıktığı görüşleri de ayrı tartışmalara sebebiyet vermiştir. Kitaplarındaki aykırı ifadelerden bir kısmı şunlardır:

“Hz. Musa zamanında buzağıya tapanlar aslında Allah’ın kendisine tapmışlardı. Musa (as.), Harun (as.)’a tokat atmıştı. Bu, onların buzağıya tapmasına Harun (as.)’un karşı çıkmasındandı. (Çünkü varlık tek olduğuna göre buzağıya tapmak, gerçekte Allah’a tapmak demekti.) Onlara göre Musa (as.) her şeyde Hakk’ı gören ve Hakk’ı her şeyin aynı kabul eden ariflerden biriydi.” (1)

“Yine Muhyiddin ibn Arabî’ye göre Firavun, ‘Ben sizin yüce rabbinizim.’ sözünde haklıydı. Hatta hakkın ve doğrunun ta kendisiydi. Çünkü Firavun, yaratılıştan gelen devlet makamına sahipti. Bu yüzden Firavun, yerinde olarak, ‘Ben sizin yüce rabbinizim.’ dedi. Herkes (vahdet-i vücûda göre) şöyle ya da böyle bir ölçüde Rabb olduğuna göre ‘Ben hepsinden üstünüm, çünkü bana sizi idare etme ve size hükmetme yetkisi verilmiştir.’ demekteydi. (2) Firavun’un sözünde doğru olduğunu anlayınca sihirbazlar ona karşı çıkmadılar. Hatta onun sözünü kabul ederek dediler ki: ‘Şüphesiz sen dünya hayatında hüküm verebilirsin.’ (Tâhâ 72) Bu bakımdan Firavun’un ‘Ben sizin en yüce rabbinizim.’ demesi yerinde idi.” (3)

“Nuh, kavmini hile ile çağırdığından onlar da hile ile gelmişlerdir. … Nuh’un milleti, yapığı hile ile ‘Tanrılarınızı terk etmeyin, Vedd’i, Yegus’u, Yauk’u, Nesr’i Suva’yı bırakmayın.’ dediler. Onlar putları terk ettiğinde, onlardan vazgeçişleri nispetinde Allah’tan gafil kaldılar. (O putperestler aslında sadece Allah’a ibadet etmişlerdi.) Çünkü Allah’ın her tapınılanda bir yüzü vardır.” (4)

Muhyiddin ibn Arabî’nin, vahdet-i vücûd düşüncesinden yola çıktığı bu görüşleri, elbette tevhid esasına dayalı sahih İslam itikadına aykırıdır.

Takiyyüddin İbn Teymiyye, bu görüşlerle ilgili şunları söyler:

“Putlara tapanların, bu putları bıraktıkları ölçüde hakkı terk etmiş olacaklarını söyleyenler, Yahudi ve Hristiyanlardan daha kafirdirler.” (5)

“Bu (İbn Arabî); İbn Sebin, Konevî, Tilimsânî ve benzerlerinden İslam’a daha yakındır. Daha yakın olanın küfrü Yahudi ve Hristiyanların küfründen daha büyükse, İslam’dan daha uzak olanların küfrü nasıl olur?” (6)

“(Vahdet-i vücûdcular) Yahudi ve Hristiyanların akidelerini onaylamakta ve putlara tapanları hak üzere gördükleri gibi onların da hak üzere olduklarını söylemektedirler. Halbuki bu batıl akidelerin her biri diğerinden daha büyük küfürdür.” (7)

“Bunların söyledikleri Hristiyanların söylediklerinden daha kötüdür. Tıpkı Hristiyanların söylediklerindeki çelişkiler gibi çelişkiler içerir. Bu nedenle bazen hulul, bazen ittihad, bezen vahdet-i vücûd akidesini dillendirirler. Bu, kendi içinde bile çelişkileri olan bir görüştür. Onların görüşlerini anlamayan kişiler hak ile batılı karıştırabilirler. Bunların tamamı bütün Müslümanların icması ile zahir ve batın olarak kafirdirler.” (8)

Bu ağır ifadelerin yanı sıra İbn Teymiyye’nin, şahısları tekfir etmekte ihtiyatlı davrandığına dair bilgiler de mevcuttur:

“Bu anlamların hepsi, el-Fusûs isimli kitabın sahibinin sözleridir. Bu kişinin hangi akide üzere öldüğünü Allah Teâlâ bilir.” (9)

“Onların son nefeslerinin hangi şey üzerine verildiğini ancak Allah bilir. Allah Teâlâ bütün Müslümanların erkeklerini, kadınlarını, ölüsünü, dirisini bağışlasın.” (10)

Tüm bu ifadelerin yanı sıra İbn Teymiyye’yi sık sık imam ve şeyhülislam olarak tavsif eden Ebu’l-Hasen en-Nedvî merhum; İbn Arabî’nin Fütûhâtü’l-Mekkiyye, Metâli’ en-Nücûm gibi kitaplarında pek çok güzel ilmî değerler ve incelikler olduğunu bizzat İbn Teymiyye’nin de itiraf ettiğini söyler. (11)

Yine İbn Teymiyye’nin, Muhyiddin ibn Arabî’ye bağlılığıyla bilinen Şeyh Nasr el-Müncebâ’ya yazdığı mektubundaki şu ifadeleri şaşırtıcıdır:

“Bu kişilerin içinde Muhyiddin ibn Arabî, İslam’a en yakın olanıdır. Onun sözleri pek çok yerde nispeten daha iyidir. Çünkü o görüntü ile görünen (zâhir ile mezâhir) arasında fark gözetmektedir. Emir ile yasağı ve dinî kanunlarla hükümleri kendi yerlerine koymaktadır. Mürşidlerin ısrarla üzerinde durduğu ibadet ve ahlakî davranışları benimsemeyi tavsiye etmektedir. Bu bakımdan pek çok âbid ve tarikat ehli onun sözleriyle tarikatta manevî mertebeler kazanmaktadır. Her ne kadar onun anlattığı gerçeği tam olarak anlamasalar da içlerinden bu gerçekleri anlayanlar ona uymaktadırlar. Onun sözlerinin hakiki manası böylece onlara anlaşılır hale gelmektedir.” (12)

İbn Teymiyye’nin diğer ifadeleriyle taban tabana zıt olan bu ifadeler, onun İbn Arabî’ye bakışı konusunda değerli fikirler vermektedir. Benim yaptığım araştırmalar bende şu görüşü hasıl ediyor: İbn Teymiyye, İbn Arabî’nin Fusûsü’l-Hikem kitabına muttali olana kadar İbn Arabî’ye karşı ihtiram beslemekteydi ve ona karşı cephe almamıştı. Fusûs kitabına muttali olduğunda, içindeki sahih İslam itikadına aykırı ifadeleri sert dille eleştirmeye başladı. Fakat bu konudaki son görüşü de, şahısları ve isimleri tekfir etmekte fevrî davranmayıp ihtiyatı elden bırakmamaktı. İbn Teymiyye de 
Mecmûatü'r-resâili'l-mesâil adlı eserinde: (13) "Ben evvelce İbn Arabî hakkında hüsn-i zan ve ta'zîm edenlerden idim, çünkü el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye, Metâli'ü'n-Nücûm, ed-Dürretü'l-Fâhira, el-Muhkemü'l-Merbût gibi kitaplarında faideli şeyler görmüştüm, fakat hakiki maksadına muttali olmamış, Fusûs'u gibi eserlerini henüz okumamıştım." cümleleriyle Fusûs'u okuyuncaya kadar İbn Arabî'ye hüsn-ü zan beslediğinden bahseder.

Burada, Muhyiddin ibn Arabî’nin eserlerine yönelik bazı desiseler ve tahrifat iddialarını gündeme getirmekte fayda görüyorum. İbn Arabî’nin eserlerine ileri düzeyde vukûfiyetiyle tanınan İmam Abdülvehhab Şa’rânî, Fütuhâtü’l-Mekkiyye’yi “Levâkıhu’l-Envâri’l-Kudsiyye” ismiyle ihtisar etmişti. Daha sonra onu da “Kibrîtü’l-Ahmer” ismiyle tekrar ihtisar etti. Bu süreçte yaşadığı bir olayı şöyle anlatır İmam Şa’rânî:

“Fütuhât’ı ihtisar ettiğim (özetlediğim) sıralarda, Ehl-i Sünnet itikadına aykırı birtakım görüşlerle karşılaştım ve durakladım. Kitaptan çıkarmak istedim. Fakat tereddütten kendimi kurtaramadım. Nihayet bir gün Mısır’ın tanınmış alimlerinden Seyyid Ebu’t-Tabîbü’l-Medenî ile karşılaştım ve bu tereddütümü söyledim. Kendisi hemen cebinden bir kitap çıkardı. Bu eser, Konya’da Muhyiddin ibn Arabî’nin el yazısı ile yazılmış olan nüshadan kopya edilmişti. Esere baktım. Kitabımdan çıkarmak istediğim cümlelerin hiçbirini orada göremedim. O vakit anladım ki, Mısır’da elden ele dolaşan Fütuhât-ı Mekkiyye nüshalarının hepsi Şeyh Muhyiddin ibn Arabî’nin Ehl-i Sünnet inancına muhalif olduğunu göstermek ve kendisini halkın nazarından düşürmek için yazılmış birtakım iftiralarla dolu nüshalardır. Nasıl ki, kendilerinin Fusûsü’l-Hikem ve diğer nüshalarının da böyle karıştırılmış olduğu esefle görülmüştür.” (14)

Muhyiddin ibn Arabî’nin hangi görüşleri sonradan uydurulmuştu ve onun eserlerine sokuşturulmuştu, bu konunun açıklığa kavuşması için ciddi bir tahkikât çalışması yapılması gerektiği, izahtan varestedir.

Muhyiddin ibn Arabî’nin eserlerinde, kendisinden yukarıda naklettiğimiz görüşlere ters olan ve esasen Ehl-i Sünnet’le çelişmeyen görüşler de variddir. Faraza İbn Arabî’nin “Yaratıcı ile yaratılmış, hiçbir surette birleşmez. Rabb Rabb’dır, kul da kuldur.” (15) ifadesi, İbn Arabî’nin sanıldığı gibi bir vahdet-i vücûd anlayışına sahip olmadığını savunanlarca sık sık delil olarak getirilir.

Yine İbn Arabî, şöyle demektedir:

“Âlem, Allah Teâlâ dışındaki şeylerden ibarettir. Var olsun ya da olmasın varlığı mümkün olan her şey, tabiatı itibariyle Vâcibu’l-Vücûd olan Allah Teâlâ’yı bilmenin alametidir. Zira alemin hakikati onun yok olacak bir araz olduğunu göstermektedir. Nitekim ‘Onun zatından başka her şey yok olacaktır.’ (Kasas 88) ayeti ile Allah Rasulü (sav.)’in “Arab’ın söylediği en doğru şiir, şair Lebid’in ‘Dikkat edin Allah Teâlâ’dan başka her şey batıldır.’ şiiridir.” hadisi de alemin yok olacağı gerçeğini belirtmektedir.” (16)

Bu ifadeler, İbn Arabî’den yukarıda naklettiğimiz vahdet-i vücûdcu ve Allah’tan başka hiçbir şeyin aslında var olmadığını belirten görüşlere terstir ve esasen Ehl-i Sünnet itikadına aykırı değildir.



Dipnotlar:

(1) Fusûsü’l-Hikem, Harun Fassı, s. 96

(2) Ebu’l-Hasen en-Nedvî, İmam-ı Rabbânî, s. 297

(3) Fusûsü’l-Hikem, Musa Fassı, s. 222

(4) Fusûsü’l-Hikem, Nuh Fassı, s. 36

(5) Mecmu’u’l-Fetâvâ, 2/83

(6) Mecmu’u’l-Fetâvâ, 2/85

(7) Mecmu’u’l-Fetâvâ, 2/86

(8) Mecmu’u’l-Fetâvâ, 2/223

(9) Mecmu’u’l-Fetâvâ, 2/284

(10) İbn Teymiyye’nin, Şeyh Nasr el-Müncebâ’ya mektubu, Cilâu’l-Ayneyn, s. 257

(11) Ebu’l-Hasen en-Nedvî, İmam-ı Rabbânî, s. 293

(12) İbn Teymiyye’nin, Şeyh Nasr el-Müncebâ’ya mektubu, Cilâu’l-Ayneyn, s. 257


(13) a.g.e., 1/171, ayrıca bkz: Ömer Nasuhi Bilmen, Tabakâtü'l-Müfessirîn, 2/510

(14) el-Yavâkıt ve’l-Cevâhir, s. 16; Mahir İz, Yılların İzi, s. 229

(15) Fütûhâtü’l-Mekkiyye, 3/377

(16) Fütûhâtü’l-Mekkiyye, 3/443

7 Temmuz 2015 Salı

İbn Arabî ile İbn Teymiyye İhtilafına Yaklaşımlar - 3 (Vahdet-i Vücûd Nazariyesi)

Tasavvuf tarihinde, belki de İslam tarihinde, en çok tartışılmış ve gündem oluşturmuş meselelerden biri: Vahdet-i vücûd.

Muhyiddin ibn Arabî’ye atfedilen bu nazariyenin, tek seferde okunarak anlaşılabilecek yalın bir tarifi hâlâ yapılabilmiş değildir. Kelime anlamı “varlığın birliği”dir. Muhyiddin ibn Arabî’nin “vahdet-i vücûd” tabirini kullanmadığı sanılmakla birlikte, ilk kez kullananların, Muhyiddin ibn Arabî’nin görüşlerini nakil ve şerh eden talebe ve şârihleri olduğu sanılmakta. (1) Muhyiddin ibn Arabî’nin kullandığı “ehle’l-keşf ve’l-vücûd” tabirinin de bu bağlamda kullanıldığı tahmin edilir. (2)

Hicrî 7-10. asırlarda vahdet-i vücûd nazariyesi; çok geniş coğrafyalarda yayılma imkanı bulmuş. Özellikle Hindistan’da, Ortadoğu’da ve Arap yarımadasında yayılıp ilerlemiş. Tarikatların ve tekkelerin büyük çoğunluğunu etkilemiş. O dönemde yaşamış bazı zâhir ehli ulemanın nazarında İslam dünyasını ifsâd etmiş, birçok insanın dalaletine ve sapmasına yol açmış. Bu yüzden de şiddetli tenkitlere maruz kalmış. Tâ ki 11. yüzyılın başında İmam-ı Rabbânî (k.s.) vahdet-i vücûd nazariyesini tarihe gömerek vahdet-i şuhûd nazariyesini yerleştirene kadar…

Vahdet-i vücûd, bir varlık teorisidir. Buna göre varlık tektir, parçalanma kabul etmez. Tek olan varlık da Vâcibu'l-vücûd olan Cenâb-ı Hakk'ın varlığıdır. Cenâb-ı Hakk'ın dışında bir varlık hakikatte yoktur. Muhyiddin ibn Arabî, vahdet-i vücûdu şöyle anlatır: “Varlık birdir, o da Hakk’ın varlığıdır.” (3) Bizim müşahade edebildiğimiz bu alem ise, mutlak varlığın (yani Hakk’ın varlığının), sonsuz mertebelerde zuhuru, tecellisi, tenezzülüdür. Buna göre alem ile yaratıcı arasında bir ayniyet ilişkisi vardır.

Ebu’l-Hasen en-Nedvî merhum, vahdet-i vücûd görüşünün açıklayıcısı, aktarıcısı, İbn Arabî’nin eserlerinin dalgıcı ve derinliklerini tanıyan biri olarak nitelendirdiği Allâme Abdülalî’nin vahdet-i vücûd görüşü hakkında şunları söylediğini nakleder:

“Allah Teâlâ’dan başka var olan her şey şuûnât ve teayyünât alemidir. Şuûnat ve teayyünâtın hepsi de Allah’ın görüntüleridir. O, onlar içine tecelli etmekte ve onların içine sirayet etmiş, girmiş bulunmaktadır. Onun sirayet edişi, hulûlcülerin inandığı gibi bir sirayet değildir. …

“Allah Teâlâ’nın ismi herhangi bir görüntü olmadan tecelli etmez. O mübarek isim, ister tenzihi olsun ister teşbihi olsun. İsimler görüntülere bağlı olduğundan ve görüntüler olmadan da onun yüceliği kavranamadığından, bütün kaynaklar onun görüntüleri olsun, onun adlarının yüceliği de tam olarak ortaya çıksın diye Allah Teâlâ kainatın kaynaklarını var etmiştir. …

“Kim, ‘Bir Allah vardır, bir de Allah’tan başka, olması ile olmaması eşit olan yaratıklar alemi vardır.’ diye iki ayrı varlığa inanırsa bu şirk koşmaktır ve onun bu şirki, şirk-i hafidir (gizli şirktir). Kim ki bir tek varlığa inanır ve ‘Sadece Allah’ın varlığı vardır, ondan başka ne varsa Allah’ın görüntüleridir, görüntülerin çokluğu ise onun birliğine aykırı değildir.’ diye inanırsa, işte o kişi birleyici (muvahhid)dir.

“Sen Hakk’ın aynı değilsin. Çünkü Hakk Teâlâ mutlak varlıktır. Sen ise onun varlığıyla şartlı ve belirlenmiş varlıksın. Belirlenmiş bir varlık da hiçbir şekilde mutlak varlığın aynısı olamaz. Evet şu var ki, sen kendi varlığınla hakkın kendisisin. Hakk Teâlâ sende belirlenmiştir. Sen Allah’ı yerleştiği yerde tecelli ediyor görürsün.”
(4)

Görüldüğü üzere vahdet-i vücûd nazariyesini en yalın anlatımlardan dahi anlamak oldukça güçtür. İmam Rabbânî vahdet-i vücûdu (ya da tevhîd-i vücûdî) şöyle anlatır:

“Tevhîd-i vücûdîde mutlaka ayniyete kail olmak vardır. Tıpkı Şeyh Muhyiddin b. Arabî ve ona tabi olanların dediği gibi... Ayniyete kail olmak, maazallah, bu alemin, yaratıcısı ile birleşik olduğu manasına değildir. Elbette şu manayadır: Bu alem yoktur, var olan sadece Yüce Mukaddes Vacibu’l-vücûd’dur.” (5)


Kısaca şöyle özetleyebiliriz: Vahdet-i vücûda göre; var olan sadece Allah’tır. Allah’tan başka hiçbir şey hakikatta ve hariçte yoktur. İnsanın müşahade edebildiği/algılayabildiği bu alem ise vahid olan Zât’ın tecelli ve zuhur mertebeleridir, yani bir nev'î O'nun ayna görüntüleri mesabesindedir ve görüntülerin hariçte bir varlığı yoktur. Bu ise, Allah’ın diğer varlıklarla birleşmesi, özdeşleşmesi anlamına gelen hulûl kabilinden olmayıp, diğer varlıkların aslında yokluğu ve mutlak varlık olan Zât'ın ayna görüntülerinden ibaret olması kabilindendir.

İmam-ı Rabbânî (k.s.) bir mektubunda konuyla ilgili şunları söyler:

“Onlar, vahdet-i vücûdculuğa inanmaktadırlar. Hariçte sadece tek bir varlığın olduğunu düşünmektedirler. O da Hakk’ın Zât’ıdır. Kainatın hariçte kesinlikle hiçbir varlığı yoktur, Hakk’ın Zât’ının dışında olan şeyler (=a’yân-ı sâbite) var olmanın kokusunu bile almamıştır, demektedirler.” (6)

Vahdet-i vücûd (ya da tevhîd-i vücûdî) nazariyesinin yanlışlığını İmam-ı Rabbânî (k.s.) şöyle açıklar:

“Yüce Mukaddes Zât’ın gayrını (Allah’tan başka diğer varlıkları) nefyeden (yok sayan) tevhîd-i vücûdî, akla ve şeriâta aykırıdır.” (7)

“Sofiyye, Yüce Hakk’tan ayrı olan varlığı, ayrı oluşuyla birlikte kabul etmedikçe şirkten kurtulamazlar. Mâsivâ (yani yaratılmışların tümü), Yüce Hakk’ın zatından ayrı şeylerdir. Onlar anlasa da anlamasa da durum budur.” (8)

Yine İmam-ı Rabbânî, Bahaüddin Şah-ı Nakşibend (k.s.) hazretlerinden şöyle nakleder:

“Hace Bahaeddin Nakşibend hazretleri şöyle anlattı: Her ne ki müşahade edilir (algılanır), işitilir, bilinir; o şey Yüce Hakk’tan ayrıdır. Hakikatta, bu düşüncenin (vahdet-i vücûdun) tek bir kelime ile reddedilmesi gerekir: LÂ…” (9)

Vahdet-i vücûd nazariyesine şiddetli tenkitler yöneltenler, genellikle bu düşünceyi dışarıdan müşahade eden zâhir ehli alimler olmuştur. Onlardan bazıları: Hâfız İbn Hacer Askalânî, Allâme Sehâvî, Ebû Hayyân, Şeyhülislam İzzeddîn ibn Abdisselâm, Ebû Zür’a, Siraceddin el-Bülkinî, Molla Aliyyü’l-Kârî, Allâme Saadüddin Taftazânî, ilh... Aynı şekilde vahdet-i vücûd nazariyesi, Alâüddevle-i Simnânî, Abdülkerîm el-Cîlî gibi tasavvuf ehli zatlar tarafından da şiddetli eleştirilere maruz kalmıştır. Hatta Şeyh Abdullah b. Ebubekir el-Hadramî, Abdullah Sirâceddin gibi mutasavvıfların, kendi çocuklarına İbn Arabî'nin kitaplarını okumayı yasakladığı, elimizdeki bilgilerdendir. 


Bizim daha çok İmam-ı Rabbânî hazretlerinin eleştirilerinden alıntı yapmaktaki maksadımız, onun da bizzat tasavvufun içinden ve zirvesinden yöneltilen eleştirilerini müşahade ederek İslâm’ın temel umdelerini rencide etmeden vahdet-i vücûda karşı doğru bir duruş sergileyebilmek. Çünkü İmam-ı Rabbânî, vahdet-i vücûdu reddederken, diğer zâhir ehli ulema gibi dinî ve şer'î saiklerle hareket ederken, öte yandan işin tasavvufî ve seyr-i sülûk açısından yaklaştığı vechesiyle de vahdet-i vücûd görüşünün yanlış olduğunu savunur.

Bir sonraki yazıda, vahdet-i vücûd nazariyesine ve İbn Arabî’ye karşı İbn Teymiyye’nin ve İmam-ı Rabbânî’nin tutumlarını mukayese edeceğiz inşallah…



Dipnotlar:

(1) TDV İslâm Ansiklopedisi, 42/431

(2) Fütûhâtü’l-Mekkiyye, 1/99,320,347

(3) TDV İslâm Ansiklopedisi, aynı yer.

(4) Allâme Abdülalî, Vahdet-i Vücûd Risalesi, s. 29-56’dan naklen Ebu’l-Hasen en-Nedvî, İmam-ı Rabbânî, s. 291 vd.

(5) 272. Mektup

(6) 160. Mektup

(7) 43. Mektup

(8) 272. Mektup

(9) 31. Mektup

2 Temmuz 2015 Perşembe

İbn Arabî ile İbn Teymiyye İhtilafına Yaklaşımlar - 2 (Eleştirilen Görüşleri)


Dizinin ikinci yazısında, bahis mevzuu olan iki zatın eleştiriye hedef olmuş görüşlerinden kısa iktibaslar yapmayı uygun gördüm. Burada paylaşılacak olan görüşler üzerinden şahısları itham etmenin ve çatışmacı bir tavır takınmanın doğru olmadığı, ilim ve izanla bağdaşmayacağı kanaatindeyim. Zira tarih boyunca onlarca alim, abid, zahid, bu iki zatın zikredeceğimiz görüşleri hakkında birbirinden farklı tutumlar sergilemiştir ve gelinen noktada bu görüşlerinden dolayı bu zatlara dışlayıcı ve çatışmacı bir yaklaşımla yaklaşmanın faydadan çok zarar vereceğini düşünüyorum. Hiçbir insanın hatadan korunmuş olmadığı ve bahsettiğimiz iki zatın da hata yapmalarının mümkün olmak zorunda olduğu akıllardan çıkarılmamalıdır.

TENZİH - TEŞBİH MESELESİ

Ehl-i Sünnet akaid imamlarına göre Müslümanların ilah tasavvuru, mutlak tenzihe dayanır. Buna göre Allah, noksan sıfatlardan mutlak surette münezzehtir, tenzih edilmelidir. Allah’ın eşi, benzeri, dengi, hiçbir surette ve hiçbir şartta yoktur, olamaz. (1) Allah-u teala, yarattığı varlıkların özellikleriyle vasıflandırılmaktan berî ve münezzehtir, diğer varlıklara akla gelebilecek hiçbir açıdan benzemez/benzetilemez. Kendisini Ehl-i Sünnet’e nispet eden (Selefîlik ve Sufîlik dahil) tüm kesimlerin ihtiram ettiği ve Ehl-i Sünnet akaidinin en temel metinlerinden birinin müellifi olan İmam Tahavi hazretleri, bu konuyla ilgili şunları söyler:

“Şüphesiz Allah tektir ve onun hiçbir ortağı yoktur. Onun hiçbir misli yoktur. Hiçbir şey onu aciz bırakamaz. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. Öncesi yoktur, kadimdir. Sonrası yoktur, daimdir. Onun sonu gelmez, yok da olmaz. Ancak onun irade ettiği gerçekleşir. Vehimler ona erişemez, anlayışlar onu idrak edemez. O yarattıklarına benzemez. … Allah’ı beşere özgü manalardan/özelliklerden birisiyle vasıflandıran kimse kafir olur. Bunu basiretle idrak eden kimse, gerekli dersi çıkartır, kafirlerin sözleri gibi sözler söylemekten kaçınır ve bilir ki; O (c.c.) sıfatları bakımından beşer gibi değildir. … Nefiy ve teşbihten sakınmayanın ayağı kayar ve tenzihi bulamaz. Rabbimiz celle ve ala, vahdaniyet sıfatlarıyla sıfatlanmış, ferdaniyet özellikleriyle vasıflanmıştır. Yarattıklarından hiçbiri onun özelliğine sahip değildir. O, sınırlardan, gayelerden, erkan ve azalardan, araç gereçlere ihtiyaç duymaktan yüce ve münezzehtir. Sonradan var olanların diğerlerini kuşattığı gibi altı yön onu kuşatamaz.”(2)

Bu cümlelerle İmam Tahavi, Ehl-i Sünnet akidesinin mutlak tenzihe dayandığını, Allah Teala’nın sıfatlarını ispat ettikten sonra Allah'ı beşere mahsus vasıflardan herhangi biriyle vasıflandırmaktan, sonradan yaratılmış herhangi bir varlığa herhangi bir açıdan benzetmekten mutlak surette kaçınmak, yani tenzih etmek gerektiğini vurgulamış oluyor. “Nefiy ve teşbihten sakınmayanın ayağı kayar ve tenzihi bulamaz.” cümlesiyle bu konudaki son sözü söylüyor.

Muhyiddin ibn Arabi ile Takiyyüddin ibn Teymiyye arasındaki şaşırtıcı benzerliklerden biri de, tenzih-teşbih konusu etrafında görülmekte.

Muhyiddin ibn Arabi’nin eserlerinden edindiğimiz izlenime göre o, mutlak tenzihi de, mutlak teşbihi de reddetmekte ve tenzihe yakın bir teşbih/teşbihe yakın bir tenzih görüşünü benimsemekte. Kendisi bu durumu “Önce tenzih, ardından tenzih-i tenzih.” diyerek ifade eder. Bu konuda şunları söyler:

“Doğruluk üzere olanların indinde Allah’ı tenzih, 
onu sınırlamak ve bağlamaktır. Allah’ı tenzih eden kişi ya bilgisizdir veya edebi azdır. Fakat cahil ve edebi eksik kimseler, tenzihi mutlak zanneder, mü’min olan ve şeriatlara inancı olanlar da tenzih eder ve bu konuda bundan başka bir şey görmezlerse tümü de edep dışı davranmış olur. Allah’ı ve elçilerini yalanlamış olurlar. Mutlak tenzih yoluna giren kişi doğru yolu bulduğunu zanneder. Oysa yolunu kaybetmiştir. … Allah’ı tenzih etmeyip teşbih eden (yaratılmışlara benzeten) kimse de böyledir. O da Allah’ı bir bağla bağlı ve bir sınırla sınırlı sandı ve gerçeğin içyüzünü bilemedi. Allah’ı bilmek yolunda tenzihle teşbihin arasını birleştiren ve onu iki nitelikle niteleyen kişi, nasıl kendi benliğini toplam olarak bildiyse, Allah’ı da toplu olarak kavrayabilir.”(3)



İbn Arabi’nin mutlak tenzih ile mutlak teşbih arasında bir yol tuttuğunu gösteren bu ifadelerinin; Allah tasavvuru mutlak tenzihe (yani Allah’ı yaratılmışlara benzetmekten=teşbihten kaçınmaya) dayanan Ehl-i Sünnet itikadına aykırı olduğu gün ışığı kadar açık seçiktir. İmam Rabbani hazretleri, Şura suresi 11. ayetindeki “Onun benzeri hiçbir şey yoktur.” mealli ifadeyi, mutlak tenzihin delili olarak sayar ve İbn Arabi’den ayrılarak en doğru tutumun mutlak tenzih olduğunu ikrar eder. (4) Yine İmam Rabbani, teşbih ile tenzihi bir arada bulunduran ve ikisi arasında bir yol tutan tasavvufçuları isim vermeden ağır ifadelerle eleştirmektedir. Ona göre Allah Teala hakkında doğru tasavvura, yani tenzihe ulaşmak, İbn Arabi’nin aksine Ehl-i Sünnet alimlerine uymakla mümkündür. (5)

Osmanlı’nın son dönem şeyhülislamlarından ve bu toprakların müesseselerinde yetişmiş güzide bir alimimiz olan Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl adlı (Türkçeye tercüme edilmeyi sabırsızlıkla bekleyen) eserinde, Muhyiddin ibn Arabi’yi bu görüşlerinden dolayı sık sık ağır ifadelerle eleştirmiştir. (6) Dizimizin ilerleyen yazılarında bu konu dolaylısıyla alimlerin yönelttiği eleştirilere yönelik bahisler gelecek inşallah.

Meseleye bir de İbn Teymiyye açısından bakacak olursak: Takiyyüddin ibn Teymiyye, kendisinin tenzih inancına bağlı olduğunu savunur. Ona göre yapılması gereken, yukarıda İmam Tahavi’den naklettiğimiz üzere, Allah’ın sıfatlarını iptal ve inkar ederek ifrata kaçmadan ve Müşebbihe’nin yaptığı gibi Allah’ı mahlukata benzeterek de tefrite kaçmadan orta yolu bulmaktır. Yani mutlak tenzihtir.(7) Lakin İbn Teymiyye, birçok alim tarafından büyük hacimli eserlerinde bu iddiasıyla bizzat çelişerek yer yer teşbih/tecsim görüşüne kaymakla itham edilmiştir. Allah Teala’nın semada, arşın üstünde olduğunu (8) ve Selef-i Salihin’den kimsenin Allah’ın gökte olduğuna itiraz etmediğini iddia ettiği söylenmiştir. (9) Allah’ın eli, yüzü ve gözü olduğunu, ayetlerde geçen bu ifadelerin zahiri manalarıyla anlaşılması gerektiğini savunduğuna yönelik ithamlara maruz kalmıştır. (10)




Muhammed Zahid el-Kevserî, İbn Teymiyye’nin et-Te’sîs adlı kitabından teşbihe kaydığını söylediği görüşleri şöyle nakleder: “Kur’an, Allah’ın bir Arş’ı olduğunu belirttiğine ve bu Arş da Allah’a nispetle tavan gibi olamayacağına göre buradan Arş’ın yüce Allah’a nispetle taht/koltuk konumunda olduğu anlaşılır. Bu da Allah’ın, Arş’ın üstünde olmasını gerektirir. ... Malumdur ki Kitap, Sünnet ve İcma, bütün cisimlerin muhdes (yani sonradan var olmuş) olduğunu ve Allah’ın da bir cisim olmadığını söylemez. Müslümanların imamlarından herhangi birisi de böyle bir şey söylemiş değildir. O halde benim bu görüşü terk etmem de fıtrattan ve şeriattan çıkmam anlamına gelmez.”(11) Bu ürkütücü ifadelerle İbn Teymiyye, Allah’ın bir cisim olduğunu söylemekle fıtrattan da şeriattan da çıkmayacağını belirtiyor. Bu ve eserlerindeki bunlara benzer diğer ifadeler de İbn Teymiyye’nin bir yandan teşbihi reddederken diğer yandan da mutlak tenzih inancını bizzat deldiğini ve tıpkı İbn Arabi gibi tenzihe yakın bir teşbih/teşbihe yakın bir tenzih görüşünü benimsediğini gösteriyor.


İbn Teymiyye, teşbih/tecsime kayan görüşleri olduğu dolayısıyla Takiyyüddin es-Sübkî, oğlu Tâcüddin es-Sübkî, Alâüddin el-Buhârî, İbn Hacer-i Heytemî, Dahlân, Yûsuf en-Nebhânî, Ebû Hayyan, Şeyhülislam Arif Hikmet Efendi, Zâhid el-Kevserî, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Abdülhakîm Arvasî gibi alim ve abidler tarafından şiddetli eleştirilerin hedefi olmuştur. İmam Rabbani de, Allah’ı mahlukata benzetmek manasına gelen teşbihi ve teşbih akidesini benimseyen Müşebbihe taifesini, isim vermeden çok sert ifadelerle eleştirmekte ve bu yapılanı ahmaklık olarak nitelemektedir. (12)


Tenzih ile teşbih arasında bir görüş belirtmeleri, tarih boyunca iki zatın da eleştiri oklarının hedefi haline gelmelerine sebep olmuştur. Birbirlerine zahiren yüz seksen derece zıt görünen Muhyiddin ibn Arabi ile Takiyyüddin ibn Teymiyye’nin enteresan zıtlıklar vasıtasıyla buluştuğu ortak noktalar, tenzih ile teşbih arasında bir yol benimseyerek Ehl-i Sünnet ulemadan ayrılmalarından ibaret değildir.

ALEMİN TAMAMININ VEYA BİR KISMININ KIDEMİ GÖRÜŞÜ

Ehl-i Sünnet itikad imamlarına göre, Allah’ın varlığının bir başlangıcı ve sonu yoktur. O, hiçbir mekanda değildir, mekana bağllı olmaktan münezzehtir, mekanları yaratan da odur. Yine o zamana bağlı değildir. Zaman içinde ya da zamana bağlı olmaktan münezzehtir. Zamanı yaratan da odur. Dolayısıyla zamanda bir başlangıcı yoktur. Ezelden beri vardır. Bütün bunların manası şudur: Allah, kadimdir. Allah’tan başka hiçbir varlık kadim (yani ezelden beri var) olamaz. Tüm mahlukat muhdestir, yani sonradan yaratılmıştır. Allah’ın yarattığı her varlığın zamanda bir başlangıcı vardır, yaratıldığı bir vakit vardır.

Muhyiddin ibn Arabi, vahdet-i vücud nazariyesinden yola çıkarak, alemin kıdemi (yani kainatın kadim olduğu) görüşünü benimser, bu noktada da Ehl-i Sünnet ulemadan ayrılır. Ona göre alemin hariçte bir varlığı olmadığı için zamanda bir başlangıcı da yoktur ve Allah’ın varlığından sonra var olmuş da değildir. Ona göre alemin kıdemi, kendisinden sonra yaratılanlara nispetendir.(13) İmam Rabbani hazretleri, Allah’tan başka hiçbir varlığın kadim olamayacağını söyleyerek Muhyiddin ibn Arabi’yi ve onun takipçilerini eleştirir, onların bu görüşlerinin Ehl-i Sünnet’e aykırı olduğunu ikrar eder. (14)


Takiyyüddin ibn Teymiyye ise alemin (kainatın) en büyük parçası olan Arş’ın kadim olduğu görüşündedir. Bu görüşü benimserken yola çıktığı nokta şudur: İbn Teymiyye, Allah’ın Arş’ın üstünde olduğundan ve Arş’a istiva ederek oturduğundan (hâşâ) yola çıkar ama bu görüş kendi içinde çelişki barındırır. İşte bu çelişkiyi İbn Teymiyye’den yaklaşık beş asır önce İmam Azam Ebu Hanife, El-Vasıyye adlı eserinde gündeme getirmişti:

“Allah, Arş’ı mekan tutmuş değildir ve Arş’a muhtaç değildir. Eğer Allah Arş’ta oturuyorsa veya Arş’ı mekan tutmuşa, Arş’ı yaratmadan önce nerede idi? Allah Teala, bu tür şeylerden münezzehtir.”

                      


Allah’ın Arş’ın üstünde olması fikrinden yola çıkan İbn Teymiyye, İmam Azam hazretlerinin sorusunu, Arş’ın da Allah ile birlikte kadim olması gerektiği sonucuna vararak cevaplandırır. Çünkü ona göre Allah kadim (yani ezelden beri var) ise, Allah’ın mekan tuttuğu Arş da kadim olmalıdır. Lakin Allah ile birlikte başka bir varlığın da kadim olamayacağı gerçeği ortadayken, İbn Teymiyye bu çelişkiyi, “Arş’ın nev’î kıdemi” dediği (15), kendisinden başka hiçbir alim tarafından savunulmamış bir nazariye ile çözmeye çalışır. Buna göre Arş, nev’ olarak kadim, şahs olarak hâdistir. Bunun manası da şudur: Allah Teala, ezelden beri sürekli yeni bir Arş yaratmakta, ona istiva etmekte, sonra onu yok edip yeniden bir Arş yaratmakta ve bu döngü ezelden beri sürekli devam etmekte.

Alemin tamamının veya bir kısmının kadim olduğunu savunmaları, zahiren birbirine zıt olan iki zatın aralarındaki şaşırtıcı benzerliklerden birisidir.

FENÂ-İ NÂR = CEHENNEM AZABININ EBEDÎ OLMADIĞI GÖRÜŞÜ

Kur'an, Sünnet ve İcma'a dayanan sahih İslam inancına göre, cennet ve cehennem hayatı ebedidir. Mü’minler cennette, kafirler de cehennemde ebediyyen kalacak ve ödüllendirilecek ya da cezalandırılacaktır. Tarihte ilk kez Cehmiyye mezhebinin kurucusu Cehm bin Safvân, cennet ve cehennemin ebedî olamayacağını, günün birinde son bulacağını söylemiş ve (başta İmam Azam Ebu Hanife olmak üzere) Ehl-i Sünnet akaid imamlarının şiddetli itirazlarına maruz kalmıştır. (16)




Muhyiddin ibn Arabi, cehennemde ebediyen kalacakları Kur’an’da belirtilmiş olanların, bir süre sonra azaba alışacaklarını, bir nevi bağışıklık kazanacaklarını, hatta bir süre sonra cehennemin onlara azaptan çok lezzet vermeye başlayacağını söyler. (17) Ehl-i Sünnet itikadına aykırı olan bu görüşler bağlamında Takiyyüddin İbn Teymiyye ise, cennetin olmasa da cehennem azabının bir gün son bulacağı görüşündedir. (18) İbn Teymiyye’nin, başta Mecmû’u’l-Fetâvâ’sı olmak üzere, eserlerinde cehennem azabının ebedi olduğuna inandığına dair ifadelere rastlamak mümkündür. Lakin yapılan tahliller, onun bu konu bağlamındaki son görüşünün, cehennem azabının ebedi olmadığı yönünde olduğunu göstermektedir. (19) Cehennem azabının ebedi olmadığı, yani "fenâ-i nâr" olarak özetlenebilecek olan bu görüşleri ise, iki zat arasındaki şaşırtıcı benzerlikler zincirinin bir diğer enteresan halkasıdır.

Yukarıda Muhyiddin ibn Arabi’den ve Takiyyüddin ibn Teymiyye’den naklettiğimiz görüşler, istikamet sahibi imamlarımızın ve alimlerimizin belirttiği gibi sahih İslam inancına aykırıdır. Bu görüşleri burada zikretme gayemiz, benzer aykırı görüşlerin her iki zâttan da zuhur etmiş olduğu ve bu görüşler bağlamında aralarında çifte standarda kaçmamak gerektiğini göstermektir. Bu görüşlerinden yola çıkarak gerek İbn Arabi'yi, gerekse İbn Teymiyye'yi dalaletle, sapkınlıkla itham etmekte acele edilmemesini ve fevri davranılmamasını rica ederiz. 
Nitekim ileride zikredeceğimiz birçok alim, abid, zahid de bu ölçüye göre davranmıştır. Bu zatlara ve görüşlerine karşı nasıl bir duruş sergilemek gerektiğiyle ilgili örneklerin zikredileceği sonraki bölümleri bekleyiniz…




Dipnotlar:

(1) Şura 11

(2) El-Akîdetü’t-Tahâviyye, 1 vd.; 27 vd.

(3) Fusûsu’l-Hikem, Hz. Nuh fassı, s. 31-32

(4) Mektubât-ı Rabbânî, 18. Mektup

(5) a.g.e., 272. Mektup

(6) Nureddin Yıldız, İşi Vaktinden Çok Olanlar, 3/123

(7) İbn Teymiyye, el-Akîdetü’l-Hameviyye, s. 249

(8) İbn Teymiyye, Mecmuu’l-Fetava, 5/416

(9) İbn Teymiyye, el-Akîdetü’l-Hameviyye, s. 419

(10) İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, 6/656

(11) Makâlâtü’l-Kevserî, s. 497; İbn Teymiyye, Beyân-ı Telbîsi'l-Cehmiyye, 1/118

(12) Mektubât-ı Rabbânî, 310. Mektup

(13) el-Fütuhâtü’l-Mekkiyye, s. 386 vd.; Fusûsu’l-Hikem, 30.

(14) Mektubât-ı Rabbânî, 31. Mektup; 286. Mektup

(15) Muvâfakatu’Ma’kul, 1/64,142,210,245; 2/74; Minhâcü’s-Sünne, 1/83,109,224; Naktu Merâtibi’l-İcmâ’, 168; Mecmû’u’l-Fetâvâ, 18/239; Şerhu Hadîsi’n-Nüzûl, 161

(16) Eş’ârî, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn, 229; İsferâînî, et-Tabsîr fi’d-Dîn, 64; Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihâl, 87

(17) el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, 3/98 vd.; 4/327 vd.

(18) er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nâr, s. 52 vd.

(19) Konunun ayrıntısına girmenin bu makalenin gayesini ve hacmini aşacağından konu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: Dr. Ebubekir Sifil, İslamî Bilincin İhyası, s. 70 vd.

30 Haziran 2015 Salı

İbn Arabî ile İbn Teymiyye İhtilafına Yaklaşımlar - 1

İslam ümmetinin tarih boyunca etrafında belki de en ciddi şekilde kutuplaştığı iki zıt kutbun insanı: Muhyiddin ibn Arabi ve Takiyyüddin ibn Teymiyye…

Kökeni zühd hayatına ve dünyaya tenezzülsüzlüğe dayanan İslam tasavvufu, hicrî 6-7. yüzyıllardan itibaren tekkeleşme sürecine girdi.(1) Cehrî zikir, toplu zikir, sema, halvet gibi uygulamaların ilk kez gündeme geldiği ve yaygınlaştığı dönem bu dönemdir. Bu süreç, aynı zamanda bazı tarikatlarda yozlaşmaların baş gösterdiği bir zaman dilimini kapsar. İslam tarihine “İbahiyye” olarak geçmiş, seyr-i sülûkta çok yüksek mertebelere ulaştığı saikiyle ibadet ve taat mecburiyetinin kendi üzerinden kalktığına kail olanların olduğu; “Batıniyye” olarak bilinen ve Kur’an’ın zahiri manalarını göz ardı edip her ayete kendilerince batıni/gizli manalar giydirenlerin olduğu; hepsinden önemlisi vahdet-i vücud nazariyesinin çok geniş çevrelerce İslam’la bağdaşmayacak şekilde telif ve telkin edildiği bir dönemdir bu dönem. Doğal olarak birtakım tasavvuf çevrelerinde baş gösteren bu arızalara karşı, daha çok zahir ilimleriyle meşgul olan pek büyük İslam alimlerinin gerek o dönemde gerekse daha sonraki dönemlerde şiddetli çıkışlarını görmek mümkündür. İşte bu şiddetli çıkış yapan alimlerin itirazları arasında en haşmetli ve aşırı olanları; Takiyyüddin İbn Teymiyye’ye aittir. Elbette onun hedefindeki de; vahdet-i vücud nazariyesinin isnad edildiği zat olan Muhyiddin ibn Arabi…


Muhyiddin ibn Arabi, tasavvuf dünyasında sarsılmaz bir makamla özdeşleşmiş, “Şeyh-i ekber” yani en büyük şeyh ünvanıyla anılır olmuş, İslam literatüründe ömrü yüzyılları aşan bir ekol ve sistem oluşturmuş bir sufi mürşid. 560 (m. 1165)’ta Endülüs’te doğmuş, bilahare muhtelif seyahatler gerçekleştirmiş. En son Şam’da karar kılmış ve orada 638 (m. 1240)’de vefat etmiş. Onun vefatından 23 sene sonra, 661 (m. 1262)’de Harran’da Takiyyüddin ibn Teymiyye doğmuş. Babası da dahil olmak üzere ailesi ve sülalesi ilim mirasından nasibini almış ve bol bol fakih yetiştirmiş olan İbn Teymiyye, küçük yaşta hafız olmuş, ümmetin büyük hadis mecmualarını ezberlemiş, ileride de “Şeyhülislam” ünvanıyla anılır olmuş. Tıpkı Muhyiddin İbn Arabi gibi, Takiyyüddin ibn Teymiyye de yüzyılları aşkın bir ömrü olan ekolünün öncüsü kabul edilmiş. Okyanuslar gibi hafızası olan bu velud alim, enteresandır ki; Muhyiddin ibn Arabi’nin vefat ettiği ve kabrinin bulunduğu Şam mahallesinde çocukluğunu geçirmiş ve ilk ilim tahsilini tamamlamış.

Burada durup bir durum tespiti yapacak olursak: Önümüzde İslam tarihine damga vurmuş ve ekolleşmiş iki zat var. İkisi de İslam ümmeti içinde devasa kitleler tarafından ta’zim ve tebcil edilirken, yine büyük kitleler tarafından dalaletle ve sapkınlıkla suçlanmış. Günümüzde de bu içler acısı vaziyet devam etmekte. Öte yandan; Muhyiddin ibn Arabi, gerek kendi çağında, gerekse kendisinden sonra birçok alim tarafından şiddetli tenkitlere maruz kalmış, ki bu alimlerin içinde İbn Teymiyye çizgisine bağlılığıyla bilinen Selefiyyül meşrep olanlarla birlikte tasavvufa yakınlığıyla bilinen zül cenaheyn alimler de var. Aynı şekilde İbn Teymiyye’yi eleştiren alimler arasında da kendisini Selefî sayanlarla birlikte Sufî meşrepten gelen alimler de mevcut ve hatta çoğunluğu oluşturmakta. Yazı dizimizin ilerleyen bölümlerinde bu eleştirileri, bu eleştirilerin hakkaniyet derecelerine yönelik diğer bazı alimlerin görüşlerini birbiriyle mukayese ederek sunacağız inşallah. Ulaşmak istediğimiz netice de; gerek Muhyiddin ibn Arabi, gerekse Takiyyüddin ibn Teymiyye, gerekse bu iki zat arasındaki ihtilaf konusunda itidalli bir duruşa adım adım ilerlemek…

Yapılan araştırmalar, kendi döneminde gördüğü bazı aykırı tarikat uygulamalarına şiddetli tepki gösteren ve tabiri caizse “anti-tasavvufçuluk” olarak lanse edilen Selefî duruşun önderi olarak kabul edilen İbn Teymiyye’nin, tasavvuf tarihinin tekkeleşme döneminden öncesiyle bir problemi olmadığını gösteriyor. Abdülkadir Geylanî, Cüneyd-i Bağdadî, Fudayl bin İyad, Ebubekir eş-Şiblî, Hasan-ı Basrî, Ahmed er-Rufâî, Râbiâtü'l-Adeviyye gibi erken dönem zühd ehline yönelik beslediği saygı ve ihtiram bu kanaati hasıl ediyor. Zira bu zatlar bahis mevzuu ise İbn Teymiyye’nin ağzından adeta bal akıyor. Hatta ulaşabildiğimiz kaynaklarda bir kayıt göremesek de İbn Teymiyye’yi Sofiyye’ye dahil eden Sufî tabakat kitapları olduğu da edindiğimiz duyumlar arasındadır. İbn Teymiyye’nin, Abdülkadir Geylanî hazretlerinin “Fütûhu’l-Ğayb” adlı eserine yazdığı “Şerhu Kelimât min Fütûhu’l-Ğayb” adlı şerh çalışması, kimi çevrelerde bunu deneyimli bir Sufî’den başkasının başaramayacağı düşüncesini doğurur. Yine yaygın bir kanaattir ki, tıpkı İbn Teymiyye gibi Hanbelî mezhebinden olan Abdülkadir Geylanî hazretlerinin “Ğunyetü’t-Tâlibîn” adlı kitabı, her ne kadar tasavvuf çevrelerince sahiplenilmiş olsa da İbn Teymiyye’nin başını çektiği Selefî çizginin de kendini refere ettiği/edebileceği muhalled bir eserdir. Bu notlar, İbn Teymiyye’nin tasavvufa bakışıyla alakalı faydalı bir arka plan sunma açısından değerlidir. (2)

Meseleye bir de Muhyiddin ibn Arabi açısından bakalım: İbn Arabi’nin dalaletle, sapkınlıkla, bid’atçılıkla, sünnetten uzak olmakla itham edildiği herkesin malumudur. İbn Teymiyye’yi sık sık şeyhülislam ve imam olarak tavsif eden Ebu’l Hasen en-Nedvî merhum, Muhyiddin İbn Arabi’yi de “sünnete son derece bağlı, ibadetine düşkün, haramlardan sakınan, çilekeş, mücahedeci, nefsiyle şiddetli muhasebe yapan, şeytanın hilelerine ve nefsin oyunlarına tam olarak vakıf, arif, araştırmacı olan şeyh-i ekber” kelimeleriyle anlatır.(3) Nedvî merhumun, Muhyiddin ibn Arabi’nin Rasulullah (sav.)’in sünnetine bağlı olduğunu dile getirirken yola çıkış noktası şudur: Muhyiddin ibn Arabi, fıkıh ve usul-i fıkıh ekolleri arasında, ayetin ve hadisin görünen manasının dışına çıkılmasını en çok yasaklayan, yoruma ve kıyasa asla müsaade etmeyen Dâvud ez-Zâhirî’nin kurucusu olduğu Zâhirî mezhebindendir. Dahası, İbn Arabi’nin eserlerine ileri düzeyde vukufiyetiyle bilinen İmam Şa’rânî, konuyla ilgili olarak şunları söyler: “Şeyh Muhyiddin ibn Arabi, Fütuhât-ı Mekkiyye adlı eserinde Ebû Hanîfe’nin her zaman ‘Allah’ın dininde kendi reyinizle görüş belirtmekten sakının. Sünnete tabi olun. Sünnetten ayrılan dalalete düşer.’ dediğini senediyle birlikte nakletmiştir.”(4) Yine İmam Şa’rânî, İbn Arabi’nin Fütuhât-ı Mekkiyye’nin yetmiş üçüncü bâbında şöyle dediğini nakleder: “Allah-u teala’nın haram ettiklerinden vera’ üzere olmayan, marifetullaha ulaşamaz, isterse Hz. Nuh’un ömrü kadar Allah-u teala’ya ibadet etsin.”(5) Muhyiddin ibn Arabi’nin, İmam Ebu Hanife hazretlerinin sünnete bağlılıktan kopmamayı vurgulayan duruşunu kendisine örnek aldığı ve haramlardan kaçınmayı marifetullaha ulaşmanın olmazsa olmaz şartı olarak gördüğü bir tabloyla karşı karşıyayız…

Devamı gelecek inşallah…


Dipnotlar:

(1) Prof. Dr. Ziya Kazıcı, İslam Müesseseleri Tarihi, s. 206 vd.



(2) Bu konuda geniş bilgi için bkz. es-Seyyid Muhammed ibn Alevî el-Mâlikî - Mefâhim (tercüme: Düzeltilmesi Gereken Kavramlar)


(3) Nedvî, İmâm-ı Rabbânî, s. 297


(4) Şa’rânî, Mîzânü’l-Kübrâ, 1/91


(5) Şa’rânî, Mîzânü’l-Kübrâ, 1/56