29 Eylül 2014 Pazartesi

Filistinliler Topraklarını Sattı mı?

Türkiye’ye geldiğim andan itibaren sürekli bu soru ile karşı karşıya kaldım. Kimle tanışmışsam Filistinli olduğumu öğrendiği anda bana ‘’Siz Filistinliler zamanında topraklarınızı sattınız. İşte bu olanlar hep topraklarınızı satmanızdan dolayı oluyordur’’ derdi. Dışarıya vurmasam bile içimi hep bir hüzün kaplardı, hep bir öfke toplanırdı. Kendime de sorardım hep acaba biz satmışsak neden 60 yıldan fazla savaşıyoruz?  Neden o topraklar için kan akıtıyoruz?.. 

Ve böylece hikayem başlar; bu soruya cevap bulmak için bu soruyu soranlara cevap vermek için.  Filistinliler kesinlikle topraklarını satmadı. O topraklar zaten sadece Filistinlilerin toprakları değil ki satsınlar.  Kendime sordum soruyu da, sizlere bir daha soruyorum; eğer biz topraklarımızı sattıysak neden yıllardır ‘’hak etmediğimiz’’ bir toprak için can verelim? Neden kanlarımız akıyor o zaman? Sizin sahip olduğunuz bir şeyi sattıktan sonra onu geri almak için acaba savaşır mısınız? Onun için mücadele verir misiniz? Tabii ki hayır. Çünkü onun karşılığına birşeyler almışsınız ve o artık sizin değil. Bu, mantık penceresinden olan ilk cevabım. İkinci cevabımı benim yaşadıklarımdan ve gördüklerimden sizlere aktarmak istiyorum. 


Dedem 125 yaşına bastıktan sonra vefat etmişti. Biz küçükken hep yanına gidip bize nasıl göç ettiklerini, o topraklardan nasıl çıkarıldıklarını anlatmasını isterdik. Dedemin boyununda hep bir anahtar vardı, işgal edilen topraklarda bulunan evinin anahtarı idi o. "Neden taşıyorsun?"  diye sorduğumda bana "Biz evlerimizden çıkarken en fazla bir hafta sonra geri dönmek üzere çıkmıştık böyle olacağını bilmiyorduk. Yoksa oraları bırakır mıydık?" derdi. "Peki oralar nasıl işgal edildi o zaman?" diye sorardım, bize şöyle bir cevap verirdi: ‘’israilliler ingilizlerin yardımı ile gelişmiş silahlara sahip olmuşlardı ve terörist çeteler oluşturmuşlardı. Bu çeteler bir köye saldırıp içindeki herkesi acımasızca öldürüyorlardı. Çocuğunu, kadınını, yaşlısını hatta taşları bile üst üste bırakmıyorlardı. İster istemez yanındaki diğer köyler de korkardı. Çünkü biz kendi halinde insanlarız. Silahımız yoktu ve bu korku ile mecburen başka köylere gitmek zorunda kalıyorduk çeteler köyden geçene kadar. Ama onlar köye el koyuyorlardı.’’ Dedeme göre Filistin'in büyük bir oranı bu şekilde işgal edilmişti, bu şekilde israilliler Filistinin topraklarına el koymuştu. Bu yöntemi israil hala kullanmaya çalışıyor ama tabii ki eskisi kadar etkili değil artık. Çünkü insanlar artık her şeyin farkında. 


Üçüncü ve son cevabım tarih penceresi olacak. Bu cevap aslında çok uzun bir cevap olması gerek ama kısa ve öz geçmeye çalışacağım, tarih araştırmacısı olmadığımdandır. Filistin işgal edilme tarihi 1948. Aslında bu tarihte Filistin zaten işgal altındaydı. Fakat bu tarih tam olarak israil denen ülkenin kuruluş tarihi. Ve böylece o topraklar Filistin değil, israil olmaya başlamıştı. Filistin birinci dünya savaşından sonra Osmanlı yönetiminden İngiltere sömürgesine geçmişti. Yani işgal altında geçmişti. 1917’de o zamanlarda İngiltere’nin dışişleri bakanıydı ve yahudilere şöyle bir söz vermişti: ‘’Biz Filistin'i kontrol edenler olarak sizlere ‘’yahudilere’’ Filistin'de bir ülke kurmanıza gerek para, gerek silahla yardım edeceğiz’’ ve o günden itibaren Filistin'deki mücadele başlamıştı. Yani oradaki mücadele daha israil bir devlet olarak ortaya çıkmadan önce var olan bir mücadeleydi. O zamanlarda tapularda şöyle bir yazı yazılıyordu: ‘’Bu toprak, Filistinli bir müslüman olmayana satılamaz’’. Yani tarih boyunca o toprak satma olayı hep yalan olmuştur ve malesef bir çok kişi buna inanıp bizleri yargılamaya başlamıştı. Bu toprak satma olayı israillilerin Müslümanlara sunduğu bir yalandı ki, Müslümanlar Filistin'e ve Filistinliler hep verdiği mücadeleye yardım etmesin ve göz vermesin diye Müslümanların düşüncesinin hep böyle olmasını istemişler: ‘’Onlar zaten topraklarını satmışlar bunu hakediyorlar bize ne.’’


Bunun için Filistinliler topraklarını sattı diyen her kimse bence Filistin'de verilen mücadele büyük haksızlık yapıyor. Orada düşen şehitlere, orada akan kanlara, haksızlık yapıyor. Orada oğullarına ağlayan annelere, yetim kalan çocuklara haksızlık yapıyor. Filistinliler topraklarını satmadı. Tam tersi topraklarına sahip çıktı. Onun için yıllardır bu haldeyiz, yıllardır zulüm altındayız.. 


Selam ve Dua ile..
Tevfik Alhamss (@tevfik_hamss) (29.09.2014)

23 Eylül 2014 Salı

Ebu Hanife'yle yarışan cumhuriyet gençliğine açık mektup!

"Ebu Hanife bu ayeti okuyup böyle anlamış. Ben de onun gibi aynı şekilde okuyup kendi anladığıma uyabilirim." diyen gençlere sesleniyorum beni dinliyorlarsa.


Şimdi senin ilminle Ebu Hanife'nin ilmini mukayese etmeyeceğim. edemem de zaten. senin ilmini elif cüzünden Kur'an'a yeni geçmiş talebelerin ilmiyle mukayese edebilirim ancak. Ama bugün iyi günümdeyim, şöyle bi bakayım...


Canı sıkıldıkça J.K. Rowling'lerin, Stephen king'lerin arasında unutulmuş, üç kat toz tabakasıyla kaplanmış Yaşar Nuri ya da İskender Evrenosoğlu'nun mealinden 3-5 satır okuyup müçtehidlik yapmaya kalkmak büyük edepsizliktir kardeşim. Sen de gençsin, kanın kaynıyor, kendini bi halt zannetme ihtiyacının zirvede olduğu zamanlardasın, dinî sahayı da boş gördüğün için dinle alakalı kafana estiği gibi cirit atabileceğini düşünüyosun. Ama gerçek dünya öyle değil kardeşim.


Senin de aklın var tabi aynı İmam Azam'ın aklı olduğu gibi. Biz sana gerizekalı demiyoruz haşa. Sen de düşünebilirsin. Mealden olsa da, elementery düzeyde bile Arapça bilmiyor olsan da ayetlerin Türkçe tercümelerini okuyup anlayabiliyosun maşallah. Sen de İmam Azam gibi Kur'an'dan hüküm çıkartabileceğini düşünüyosun. Bence düşünme. Ama yok illa düşüncem diyosan, biz de objektif olarak bakalım. Teheccüd kılarken 1 rekatta hatim indiren, Kabe'nin dibinde sahabeler dahil 1500 hocadan ders okuyan, "leb" demeden çorumun x kazasının y köyünün muhtarının nüfus kağıdındaki cilt no'ya kadar anlayacak kadar keskin zekası olan İmam Azam'la yarış bakalım. Laik cumhuriyetin sütüyle büyümüş ve 3 senedir makroekonomi bütünü geçemeyen yakışıklı cevval bi genç olarak yarış. 


Biz de ümmet olarak objektif şekilde 1300 yıl sonra bakalım, hanginizin ismini ve varlığını hatırlayan son insan bin sene önce ölmüş, hanginizin 1300 sene sonra arkasından rahmetler okuyan, namazı ondan öğrendiği gibi kılan, ona ismiyle değil İmam Azam diye hitap eden milyarlık bi ümmet var, bekleyip görelim... 1400 sene sonra hadislerin uydurma olabileceğini ilk defa akıl eden mübarek kardeşim benim. Sen gene de bi dene...


@mukallid_

19 Eylül 2014 Cuma

Filistin Gazze’den İbaret Değil!

Bu yazımının yazmanın tek nedeni; son zamanlarda aramızda bir çok insanın Filistin’de verilen mücadele ve yapılan direnişin sadece Gazze'de olduğunu düşünmesidir. Filistin'de verilen mücadelenin şekilleri var, sadece silahla değil, sadece sabretmek değil. Filistin'in her köşesinde mücadele var, direniş var. Filistinli olmak bile direniştir. Filistinli olmak bile mücadeledir, nerede olursa olsun bir Filistinli bir mücadele veriyordur, bir direniş veriyordur. 

Bu yazımda sizlere bir çok noktayı ulaştırmak istiyorum. İlkini yazımın başlığından görebilirsiniz. Filistin'in sadece Gazze'den ibaret olmadığını ve Gazze'nin sadece Filistin'in bir parçası olduğunu göstermek istiyorum. Tabii yazımın içinde başka noktalara da değineceğim. Filistin'in başka yerlerinde nasıl mücadele verildiği ve nasıl ayakta durulduğunu da az da olsa göstermeye çalışacağım.

Son zamanlarda Gazze hep ön plana çıkmış. Tabii bu son zamanlarda yaşadığı savaşlar ve zalim ambargoya karşı verdiği direniş nedeniyle özellikle içindeki insanların göstermiş olduğu sabırdan dolayı hep göz önünde olmuş. Oradaki insanların verdiği yaşam mücadelesini anlatmaya bir yazı değil binlerce yazı bile yetmez fakat Filistin'in başka yerlerinde de en az Gazze kadar direniş ve mücadele var; özellikle Kudüs ve Batı Şaria’da verilen büyük mücadeleler var. Belki orada dış ambargo yok, ama ‘’iç ambargo’’ var. Bu nasıl bir şey diye sorarsanız, size şöyle açıklayabilirim. Gazze’nin içindeki insanlar Gazze’nin dışına çıkamıyorlar, sadece Gazze’nin içinde kalıyorlar ve rahat bir şekilde Gazze’nin içindeki şehirlere gidip gelebiliyorlar. Ama Batı Şaria’da böyle bir durum yok. Tam tersi, oradaki insanlar dışarıya rahat bir şekilde çıkabiliyor ama şehirler arasında rahat seyahat edemiyorlar. ‘’Kontrol Noktaları’’ var; israilli askerlerin her yerde kurduğu ve insanların saatlerce beklediği, hastaların can verdiği, hatta hamile kadınların doğum yaptığı kontrol noktaları bunlar. İnsanların iki saatlik yolu, hatta 15 dakikalık yolu gitmeleri günler sürebiliyor. Bu kontrol noktalarından dolayı bazı insanların başka şehirlere gitmesi yasak. Nedeni ise çok basit: bu ‘’kontrol noktası’ndan geçmek yasak, askerler bir kulenin içinden sana izin veriyor ya da vermiyor. Sen ise onların izin vermelerini bekliyorsun. Onlar çoğu zaman eğlencesine ‘’Hayır geçemezsin derler ve seni geldiğin noktaya geri gönderirler. Öğrenciler okullarına gitmek için bu noktalardan her gün iki sefer geçmek zorunda. Çoğu zaman okuluna gitmeden evine döner öğrenciler, hastaların tedavi olmak üzere hastanelerin olduğu şehirlere gitmek için izin almaları gerek. Çoğu zaman da izin almazlar, bu ‘’kontrol noktalarında’’ şehit olurlar. Bu kontrol noktalarına ‘’Ölüm Noktaları’’ diye isim veriliyor Filistin’de ve gerçekten öyledir. Özgürlüğün, merhametin ve hatta insanlığın öldüğü noktalar bunlar. Bu sadece kontrol noktalarında gördükleri zulum, bu sefer sadece bunu anlatıyorum.

Kudüs’e gelirsek ve orada neler yaşandığını anlatacak olursam, oradaki yaşananlar kalplerin gözyaşlarını kan olarak akıtır. Orada yaşayan insanların Kudüs’te olması başı başına bir direniştir savaşmasa da, birşey yapmasa da. Orada kalmak, israillilerin aralarında kalması ve orada direnmesi bir Filistinlinin verebileceği en büyük mücadelelerden birisi. Kudüs’te bir Filistinli bir evi inşaa etmek isterse ‘’israillilerden’’ izin kağıtları çıkarması gerek. İzin isteyen bir Filistinli olunca onu aylarca uğraştırırlar ve sonunda izni vermezler. Çoğu zaman Filistinliler izinleri alamadığı için evlerini izinsiz yaparlar, israilliler bunu bildikleri halde yapmalarına izin veriyorlar, bir süre sonra gelip evin sahibine ‘’Evini izinsiz yapmışsın, evini en kısa süre içerisinde yıkacağız’’ derler, yıkımın masraflarını da evin sahibine yüklerler, bunun için Filistinliler çoğu zaman kendi eli ile yaptığı evini kendi eli ile yıkar masrafları ödememek için... İnşaa izni alan ve evini israillilere göre ‘’yasal’’ bir şekilde yapan Filistinliler de pek rahat değil tabii. Tadilat yapmak isterse yine izin alması gerek, tabii ki bu sefer verilmiyor ve aynı şekilde izinsiz yaptırmak zorunda kalıyorlar. Bu sefer yapılan tadilati yine yıkıyorlar.

Bunu özetleyecek olursam Filistinlilerin Kudüs’te bir şeye sahip olmalarına izin vermiyorlar ve böyle şeyleri yaparak Filistinlileri Kudüs’ten çıkarmak istiyorlar. Onun için Kudüs’te kalmanın bile başı başına bir mücadele, bir direniş olduğunu söylemiştim.

Son olarak ‘’Numaralar Mezarlığından’’ bahsedeceğim. Çok uzun bir konu olduğu için çok hızlı ve özetle anlatacağım. Belki aramızda çoğu insan bunu ilk defa duyacak. israil hapishanelerinde tutuklu olan Filistinliler eğer cezasını tamamlamadan vefat ederse; cesedini ailesine değil ‘’Numaralar Mezarlığında’’ defnederler ve cezasını tamamlayana kadar orada tutarlar. Ailesine ise bir numara veriliyor: mezarlığın içindeki numarası ne ise ailesine o numara veriliyor ve şehidin ailesi beklemeye geçer. israil sadece canlıların değil ruhunu Allah’a teslim etmiş şehitlerin bile düşmanı.

İşte o anlattıklarımdan dolayı Filistin sadece Gazze’den ibaret değil. Filistin’in her yerinde mücadele veriliyor; farklı şekillerde mücadele veriliyor. Kaderinde savaşmak yazılmışsa bir Filistinli savaşarak mücadelesini veriyor, kaderinde evini eli ile inşaa edip eli ile yıkması gerektiği yazılmışsa öyle de mücadele veriyor, kaderinde vatanından uzakta gurbette yaşamak yazılmışsa öyle de mücadele veriyor. Filistinlilerin kaderinde hep mücadele yazılmıştır, şekli ne olursa olsun her türlü, her hali ile veriyoruz...

Tevfik Alhamss (@tevfik_hamss)
19.09.2014

14 Eylül 2014 Pazar

Yeni bir İslam anlayışına muhtaç mıyız? - 1

İslam dinamik bir dindir. Hayat dinidir. "Onca emir ve nehiy kitapta duradursun, müslümanlardan canı isteyen bunlara uysun, canı istemeyen uymasın, ee hangi çağda yaşıyoruz, ne de olsa özgür bir dünyadayız" görüşündeki free lance müslümanlarla birlikte yaşıyor olsak da, bu dinin sahibi olan Allah'ın "İslam" tanımına sadık kalmayı tercih ediyoruz. Bizim itikadımıza göre bütün insanlar kelime-i tevhidi kalbiyle tasdik, diliyle ikrar etmeye memur ve mecbur. Mü'minlerin bu noktadaki görevi de tebliğ ve cihad. Yani tebliğ artı cihad.(1) 

Bir yandan 14 asır önce inmiş ve ilk kez icra edilmiş olan Kur'an ve sünnete bağlı kalacaksın, öte yandan çağın ihtiyaçlarına cevap veren yeni bir İslamî anlayış şekillendireceksin. Hakkaten zor iş. 

Bu işi bazı zevat "tarihselcilik" metoduyla çözmeye kalkışmışsa da başarılı olamamışlar. Neden acaba?... Kur'an'ın bir kısım ayetlerinin tarihsel olduğunu ve bugün geçerliliğini kaybettiğini söyleyen bu zevat, Allah'ın hangi ayetlerinin geçerliliğini yitirdiğine de kendileri karar veriyor. Misal; kadının sosyal hayata bu kadar entegre olduğu bir zamanda, mirastan erkeğe nazaran yarım pay almayı(2) doktor, mühendis vs. olan hiçbir kadının kabul etmeyeceğine, bunu kadınlara sormadan karar vermişler. Dünya bu kadar küreselleşmiş, özgürleşmiş ve biz de Avrupa Birliği'ne bu kadar yaklaşmışken bazı hırsızlık vakalarında hırsızın elini kesme(3), yol kesici teröristlerin ellerini ve ayaklarını çaprazlamasına kesme(4), katillere kısasla muamele etme yani idam gibi adetlerin(!) çağdışı olduğuna, böylesine bir çağda (nasıl bir çağsa artık) cihadın silahla yapılamayacağına, ancak ve ancak fikir ve tebliğ yoluyla yapılabileceğine çağların Rabbi adına karar verebiliyorlar. Haliyle bu tür çözüm önerileri, çözüme yönelik bir fayda ya da tesir vermiyor. Kendileri de doğal olarak Kur'an'ın bir kısmına iman edip bir kısmını inkar ettiği için en şiddetli azaba çarptırılacaklar taifesinden(5) oluyorlar.

Bu tarihselcilik bâbında; başta Fethullah Gülen olmak üzere bazı zevat tarafından da ehl-i kitap (Hristiyanlar ve Yahudiler) hakkındaki ayetlerin Rasulullah (sav) zamanında kaldıkları ve günümüzde hükümlerini yitirdikleri söylenerek tarihsellik metoduna maruz bırakıldıklarını zikredelim.(6)

Tarihselcilik, yeni bir İslamî anlayış getirmekle ilgili spesifik bir misal olduğu için bu konuya eğilmek istedim. Mevcut anlayışı aşabilmek için herhangi bir sebeple bazı ayetleri geçersiz kabul etmenin doğru bir usul olmadığı gerçeğinin zihinlerde yer edinmesini sağlamaya çalıştım. Mevcut İslamî anlayışı aşmaya ne kadar ihtiyacımız olduğu da ayrı bir tartışma konusu.

Dipnotlar:
(1) Tebliğ ve cihad aslında birbirinden ayrılamayacak ve birbirini tamamlayacak iki keyfiyet. Cihad tebliğ usulüyle yapılacağı gibi; tebliğ de aslında cihadın bir cüzü sayılabilir.
(2) Nisa 11
(3) Maide 38
(4) Maide 33
(5) Bakara 85
(6) Küresel Barışa Doğru s.45

Yakub Mukallid
twitter.com/mukallid_

9 Eylül 2014 Salı

Savaştan Sonra Gazze

Gazze’de yapılan savaş sırasında yani 51 gün boyunca herkes Gazze’yi merak ediyordu, neler olduğunu, nasıl bir duruma geldiğini, bütün gelişmeleri dört gözle takip ediyordu. Fakat ateşkesin sağlanması ile herkes savaşın bittiğine inanıp, takipten vazgeçmiş durumda. Aslında bakarsak Gazze Savaş'ı ateşkesin sağlanmasından sonra başlamış diyebiliriz. "Nasıl?" diye sorarsanız size şöyle bir cevap verebilirim; savaş boyunca 2 bin 400'den fazla Filistinli şehit oldu ama savaş bittikten sonra Gazze’nin içinde kalan 1 milyon 750 bin Filistinli her gün farklı yollarla ölüyor. Her gün farklı şekillerde can veriyor. Savaşın içinde şehit düşenler füzeden bir sefer de şehit olup Hakk'ın yanına gidip rahatladılar; evet rahatladılar çünkü onlar artık Gazze’ye yapılan zulümden çekmeyecekler, ambargo altında kalmayacaklar, savaşın bitmesinden sonra ümmetin sessiz kalmasını izlemeyecekler. Şuan Gazze’nin en çok bize ihtiyaç duyduğu zamandır. Gazze’ye bir dönüp bakalım on binlerce ev yıkılmış durumda, bu da savaş boyunca yüz binlerce Filistinli'nin evsiz kaldığı anlamına gelir onları bir düşünelim, kendimizi biraz onların yerine beş dakikalığına koyalım ve onların baktıkları pencereden bu hayata bakalım o zaman daha çok anlarız Gazze’de ki savaşın daha yeni başladığını.Gazze sokaklarından biraz daha Gazze’nin içine girelim, hastanelere girelim içlerine bakalım biraz, yatakları yaralılarla dolu hatta; bir yatakta belki birkaç yaralı görebiliriz. Tıbbi malzemelerin az olduğu bir yerden bahsediyoruz hatta yok olacak kadar az. Bir yaralıyı ziyaret ettiğin odadan bir çok yaralının acılarını dinlersin diğer odalardan gelen acıları da belki azıcık sen de yaşarsın, bu sefer Gazze’ye bir doktorun baktığı pencereden bakalım; elinin altında birkaç hafta önce yaralanan bir çocuk ama sen bir şey yapamıyorsun sadece izliyorsun bu hayattan gitmesini... Ona verebileceğin ilaç yok, 6 yıllık eğitiminde böyle bir ders almadın, ölmek üzere olan birini izlemek...

Ambargo kalkacak dediler, sınır kapıları açılacak, yardım malzemeleri girecek dediler. Onun için zaten ateşkesi yapmışlardı birkaç hafta önce, lakin bunlardan hiçbiri olmadı.  Annem ‘’keşke savaş devam etseydi en azından yardım geliyordu bu mazlum insanlara, ama şimdi yavaş yavaş ölmeye bırakıldık’’ dedi.

Bana göre şuan Gazze’ye yeni bir oyun oynanıyor ve bu oyun savaştan daha tehlikeli. Dünya'ya Gazze ambargosu kalkmış gibi göstermeye çalışılıyor. İnsanlar hayatını normal bir şekilde yaşıyorlarmış gibi göstermeye çalışılıyor, halbuki Gazze’de ki hayat hiç normale döner mi? O kadar şehit verilmişken, o kadar ev yıkılmışken, Siyonistlerin savaş uçakları hâlâ Gazze semalarında uçuyorken nasıl normal olabilir ki hayat. Evsiz kalanlar hala okullarda kalıyorken, yaralılar hala tedavi olamıyorken nasıl diyebiliriz ki "Gazze’deki hayat normale döndü." Gazze’deki insanlar hayatına devam eder, yaşamaya devam eder tabii ki çünkü Gazze’de yaşamak bile kendi başına bir mücadele. Orada hayatta kalmak İsrail’e ve bütün dünyaya kafa tutmak demek herkes de bunun farkında. Asıl biz kendimize dönüp bakmalıyız biraz da biz bu durumda Gazze’ye ne verebiliriz? Bana soracak olursanız en azından oradaki insanların acısını hissedip çevremizdeki insanlara taşıyabiliriz, savaşın hala bitmediğini anlatabiliriz. Yardım bekleyen insanların var olduğunu da anlatabiliriz; en azından bunları yapabiliriz.Son olarak şunları söylemek istiyorum, Gazze’ye her gün bir savaş yapılıyor, yapılan her savaş tanklarla, uçaklarla olmayabilir fakat her şekilde Gazze’ye savaş açıyorlar, oradaki iradeyi yok etmek istiyorlar, ümmetin onurunu savunan insanlara diz çöktürmek istiyorlar... Ama oradaki insanlar Allah izin vermedikçe asla diz çökmez "ya kazanır ya da şehit olurlar."

Tevfik Alhamss (@tevfik_hamss)
09.09.2014

4 Eylül 2014 Perşembe

Gazze Daha Özgür!

Bu yazımın başlığını anlamak için okuyan herkes kendine bu soruyu sorabilir: "Gazze ambargo altında sınırları kapalı kimse giremiyor kimse de çıkamıyor nasıl özgür olabilir ki?" Bu yazımda Gazze'nin nasıl daha özgür olduğunu ortaya koymaya çalışacağız. Bildiğiniz gibi Gazze 8 yıldır ambargo altında ve dünyanın en büyük açık hapishanesine sahip. Son 6 yılda dünyanın en güçlü ordularından bir tanesi olan siyonist ordusu ile 3 büyük savaşa girdi ve çok büyük kayıplar vermesine rağmen kazanan Gazze oldu. Gazze'nin bu savaşı nasıl kazandığını da bir önceki yazımda belirtmiştim.

Gazze gerek siyonistler gerek birçok Arap ülkesi tarafından ambargo altında tutulmasına rağmen ayakta durabildi. "Biz yaşıyoruz biz varız" diyebildi, insanları baş eğmedi. Nefislerini şeytana satmış insanlar en yüksek sesleri ile bağırıp "biz sizden daha özgürüz", "biz sizden daha onurluyuz" dedi. Bu ümmet için bu vatan için bizler ölmeye hazırız, bizler özgür olmaya hazırız. Ne faydası var ki sınırların açık olmasında nefisler tutsak oldukça, ne faydası var ki silaha sahip olup düşmana yöneltmedikçe. Gazze'ye bakacak olursak sınırları kapalı ama insanların ruhları özgür, sahip olduğu çok az silahla siyonistler gibi bir topluma karşı savaşmakta daha özgür. Müslüman ülkeleri ABD ve İsrail'e baş eğdiği halde Gazze tek başına bu iki canavarın karşısına bir zeytin ağacı gibi dikildi, onlara karşı direndi ve çoğu zaman kazandı. Dönüp kendimize bakalım bizler İslam için neler verdik kocaman bir hiç ama eğer Gazze'ye bakarsak oradaki insanlar gerek canları gerek de mallarını verdi bunun için onlar bizlerden daha özgür, aslında ambargo altında onlar değil bizleriz. Bu kadar paralara sahip Arap ülkeleri şimdiye kadar bir İHA yapamayıp hiç parası olmayıpta onu başaran Gazze onlardan daha özgür. Yıllardır elektriksiz kalan Gazzeliler'in ona rağmen kalpleri ve akılları hep aydın kalmıştı, ona rağmen hep gelişmeye çalışmıştı Gazze, en yakın kişilerin ona yaptığı ihanetlere rağmen ayakta kalabilmişti. Hayat damarları olan tünelleri kapatmışlardı ama saldırmak için yeni tüneller kazılmıştı. Çünkü Gazze ona yapılan oyunlardan daha özgür, işgal edilen topraklara attığı küçük füzeler Arap ordularının depolarında bulunan binlerce füzeden daha özgür. Gazze'de füzeler altında Kudüs'e doğru bakarken kalbinde Şam'ı taşıyan bir mücahit bizim gibi sadece evinde oturup onları TV’den izleyen bizlerden daha özgür. Bu kadar ağır savaşlara, bu kadar yıkım altında olmasına rağmen bir şehir hala ayakta durabiliyorsa özgür olduğu içindir. İçindeki insanların imanı, mücadelesi ve ortaya koydukları sabırla daha özgür, bir oğlunu şehit verirken diğer oğullarımı da alın diyen bir anne daha özgür, elinde küçük bir taşla tankın karşısında duran küçük bir çocuk tabii ki daha özgür, dar sokakları şehit resimleri ile dolu olan bir mahalle dünyanın bütün mahallelerinden daha özgür.

İşte bu saydığım, daha da sayamadığım bir sürü nedenden dolayı Gazze bizlerden daha özgür, tutsak olan o değil bizleriz. Bir gün içimizin Gazze gibi özgür olması dileği ile selametle kalın.. 

Tevfik Alhamss 
twitter.com/tevfik_hamss
04.09.2014

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Gazze’nin Zaferi

 Ateşkesin sağlanması ile Gazzedeki insanlar sokaklara dökülmüş ve Gazzenin zaferini kutlamaya başlamışlardı. Bazı insanlar gerek Filistinde gerek diğer müslüman ülkelerinde Gazzede 2 binden fazla şehit ve 10 binden fazla yaralı varken buna nasıl zafer dersiniz demeye başlamışlardı, aslında eğer onların baktıkları pencereden bakarsak, evet ''Gazze kazanmadı, Gazze kaybetti'' diyebiliriz onlar gibi. Fakat başka bir pencereden bakmamız lazım mücahitlerin Gazzelileri sokaklara döktükleri pencereden bakmamız gerek, bu yazımda da birlikte o pencereden bakmaya ve Gazze'nin gerçek bir zafer aldığını ortaya koymaya çalışacağız.
   
Gazze'nin zaferini kabul etmeyenler, iki taraftaki ölü sayısına bakarak böyle bir sonuca varmışlar. Tarihte biraz geri dönersek ve ölü sayısına bakarak çok büyük bir savaşta da başka bir sonuç varabiliriz. Çanakkale Savaşı'nı bizler değil İngilizler kazanmış olmalı çünkü o savaşta 250 binden fazla şehit vermiştik ama savaşı kazanan bizdik çünkü İngilizler halka yaptırmak istediklerini yaptıramamışlar ve elleri boş dönmüşlerdi. Gazze savaşına da bu pencereden bakarsak kazanan Gazzedir. Şimdi de İsrail'in Gazze savaşından elde etmek isteyip de edemediklerine biraz bakalım; her savaşta olduğu gibi bu savaşta da İsrail Hamas'ı Gazze kontrolden düşürmek istiyordu ve bunu savaşın en önemli hedefi olarak belirtmişti. Böylece savaşı başlatmıştı, Hamas'a ait her yeri vurmuştu. Polis merkezlerini, hükümet binalarını hatta İslam Üniversitesi'ni bile vurmuştu. Çünkü Hamas'ın yaptığı bir üniversiteydi. Bu kadar savaşa ve bu kadar saldırılara rağmen İsrail bu hedefini gerçekleştirememiş ve hiç bir şey elde edememişti. Bu hedefi elde edemeyen İsrail önüne başka bir hedef koydu ve o da savaşın başlaması ile İsrail'e Gazze'den atılan füzeleri durdurmaktı. Onun için kara harekatı başlamıştı ve Gazze'nin bir çok yerinden girmeye çalıştılar bu sefer savaş başka bir şekil almaya başladı İsrail askerleride kayıp vermeye başladı. Çünkü savaşın ilk günlerinde İsrail Gazze'yi havadan vuruyordu, Gazze ise füze atarak karşılık veriyordu ama sınırda savaş çok farklıydı. Mücahitler buna çok hazırdı tüneller kazmışlardı ve askerlerin arka saflarına sızarak askerleri ‘’sıfır’’ mesafeden öldürüyorlardı. İsrail çok büyük kayıplar vermişti, bu arada füzeleri de durduramadı aksine kara harekatı başlamadan önce günde ortalama 85 füze atılıyordu. Daha sonralarda ise günde 102 füze atılıyordu. Gazze sivillerde çok kayıp verse de yine burada kazanan İsrail değildi.

İsrail kara harekatı başlatması ile savaşa yeni bir hedef koydu ‘’tünelleri’’ yıkmak istedi. Bu arada dikkat ederseniz hedeflerin çatısı gittikçe düşüyor İsrail herhangi bir şeyi elde etmek isteyip ''biz kazandık bu savaşı'' demek için elinden geleni yapıyor  ama kendine herhangi bir hedef koyduğunda hep kaybeden taraf kendisi olmuştu, şunu da unutmamamız lazım Gazze'den atılan füzeler İsrail halkının yarısından fazlasını sığınaklara saklanmak zorunda bıraktı. Gazze ilk kez İsrail'e ambargo yapıyordu.. Nasıl bir ambargo diye sorarsanız atılan füzeler Tel Aviv’deki havalimana ulaşmıştı ve oradaki uçuşları iptal ettirmek zorunda bırakmıştı. Dünya'nın bir çok yerinden gelen hava yolları uçuşlarını iptal etmişti ekonomik kaybını artık siz düşünün, bundan ziyade Aşdod Liman'ı savaş boyunca çalışmadı çünkü savaş boyunca hep vurulmuştu. Gazze sınırına yakın kalan İsrailli yerleşimciler başka şehirlere göç etmek zorunda kalmıştı. O zaman siz Gazzelilerin sevincini ve moralini düşünün. 

Biz zamanında ne yaşamışsak şimdi İsrailliler onu birebir yaşıyor.
Son olarak ateşkes anlaşmasına değinirsek Hamas'ın istediği şartlarla oluşmuştu; özellikle liman ve havalimanı açılması için anlaşmak üzere 1 ay sonra bir daha görüşmeler olacak.
İki taraftaki ölü sayısına bakarsak Gazze kaybetmişti. Çünkü İsrail'in sahip olduğu ölüm makinesinin gücü ortada, ama eğer yukarıda açtığım pencereden bakarsak kesinlikle zafer Gazze’nin, kesinlikle kazanan Gazze. İmanı ile savaşan bir halkı nasıl kaybetmiş sayarsınız? Bir oğlunu şehit verip diğer oğlumu da alın diyen bir anneyi nasıl ona kaybeden biri olarak bakarsınız? Çocuğunu gözlerini açmadan toprağa vermek zorunda kalan bir babanın gösterdiği duruşa rağmen nasıl kaybeden bir baba dersiniz? 
İşte bu nedenlerden dolayı kazanan siyonistler değil GAZZE’dir.. 


Tevfik Alhamss 
twitter.com/tevfik_hamss

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Mantık/His Dengesi...

Hassas bir milletiz. Duygularımız genellikle ön plandadır. Hislerimizi belli ederiz. Hatta hislerimizle hareket ederiz. Ama her şeyin olduğu gibi bunun da bir ölçüsü olmalı.

Ümmetin birbirine destek olması şiddetle gereken şu günlerde bunu iyi düşünmemiz lazım. Destek oluyoruz ama neye? Kimi destekliyoruz? Biz bir ümmetiz, fakat kim bu ümmet? Bu ümmetin içinde kimler var?

Bosna'da hükümete karşı ayaklanma çıktığında twitter'da bozuk bir ingilizceyle açılan "Bosna'nın kardeşiyiz" tag'ında duygusal cümleler kurarak neyi kime karşı destekledik? Biz Bosna'da kimin yanındayız? Ayaklanan halkın mı? Yoksa hükümetin mi? Bosna'nın yanındayız işte amaan...

Kırım'ın yüzde kaçının Müslüman olduğunu öğrenmemiz için Rusya tarafından işgal edilmesi mi gerekiyordu? Rusya Kırım'ı işgal etti ve biz "Kırım bize Osmanlı'nın emanetidir ağalar akıllı olun." dedik. Çıkan olaylarda henüz bir burun bile kanamamıştı. Peki 24 saat önce Kırım Ukrayna'ya bağlıyken Osmanlı'nın emaneti değil miydi?

Peki Gazze'ye her hafta kalleş İsrail'in rutin olarak düzenlediği hava operasyonlarını nereye koyalım? Şehit ve yaralı olmayan saldırıların Türkiye'deki yankısı; Gazze'de o an sanki devasa katliamlar, soykırımlar varmış gibi oluyor. Neden? Neden Gazze'de neler olduğundan çok, Gazze'yle ilgili dramatik ve afilli cümleler kurmakla meşgul oluyoruz?

Bunların sebebi, realiteyi terkedişimizle birlikte gelen kuru romantizm... Duygularımızın mantığımıza hükmetmesine biraz fazla izin veriyoruz galiba...
Selamet...

twitter.com/mukallid_
ask.fm/mukallid

21 Nisan 2014 Pazartesi

Çöl Güneşi

Çöl;
Sessizliğe bıraktı kendini
Dağ;
Hazır olda
Ve gece;
Ağır ağır yakıyor ışıkları

Mekke'nin karanlık görünen
Bir o kadar soğuk dağını

Aslı bir baharın habercisi
Bir yetimin ağır ağır şahlanışı
Bir meleğin ışıltısı..

Veyahut bir şehrin gündoğumu
Yeniden doğan bir şehir
İbrahim'den sonra bu gün
Hiç görülmedi daha

40 yıldan sonra
Emin beldede açan gündönümleri

@zenciyusuf
twitter.com/zenciyusuf

20 Nisan 2014 Pazar

Gönüller Sultanına Mektup...

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
Bismillahirrahmanirrahim

"Kıyamet günü bana insanların en yakını, bana en çok salavat edendir." Gerçek cimri, yanında anıldığım hâlde bana salavat etmeyendir." (Tirmizi, Daavât, 110) 

Allahümme Salli âlâ Seyyidina Muhammedin ve âlâ Âli seyyidina Muhammed

Esselatü Vesselamü Aleyke Ya RASULALLAH
Esselatü vesselamü aleyke ya HABİBALLAH 
Esselatü vesselamü aleyke ya Seyyidel evveline vel'ahirin,
Vesselamün alel mürselin. 

Selamların en güzeliyle s
ize bu mektubu yazmaya başladım Efendim..

Sen yoktun Sultanım,

Senden önce doğan Güneş Seninle daha parlak doğdu o gün.

Sen dünyaya geldiğinde yıldızlar dünyaya daha bir yakınlaştılar seni görmek için
Senin nurun Yüce Allah (c.c) tarafından 
yaratıldı. Senin nurundan önce ne levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı."

Yaratılmışların en güzeli, yaratılmışların en doğrusu, yürüdüğü yolları bastığı toprakları misk’i amber kokularıyla çevreleyen Alemlere rahmet cennet ehline sultan Efendim... Senin nurunla yaratıldı cennet ve cehennem, Senin nurunla yaratıldı arş’ı alem,  Senin nurunla yaratıldı yer yüzü ve gök yüzü, Senin nurunla yaratıldı Levh-i Mahfuz, Senin nurunla yaratıldı melekler, Senin nurunla yaratıldı La ilahe illallah Muhammedu’rresulüllah…

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Âdem aleyhisselam Cennetten çıkarılınca, ya Rabbi, Muhammed aleyhisselamın hürmetine beni affet diye dua etti. Allahü teâlâ ise, [ne cevap vereceğini bildiği halde, cevabını da diğer insanların duyması için] "Ya Âdem, onu henüz yaratmadım. Nereden bildin?" buyurdu. Âdem aleyhisselam da, Arşta "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah" yazılı olduğunu gördüm. Anladım ki, şerefli isminin yanına ancak en çok sevdiğinin, en şerefli olanın ismini layık görürsün dedi. Allahü teâlâ buyurdu ki: "Ya Âdem doğru söyledin. O bana insanların en sevgilisidir. Onun hürmetine dua ettiğin için seni affettim. Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı, seni yaratmazdım") [Taberani]

Kutlu bir gecede, şereflendi dünya Çünkü seninle tanıştı... Karanlık çökmüş dünyadaki tek aydınlık misali, mehtaplı bir gecede yanıp sönen ışıltılı yıldızlar gibi, daha da güzel, tarifsiz bir nurla, nurunla teşrif ettin yeryüzüne… Sen ki İnsanların peygamberisin ve sen ki alemlere rahmet olarak gönderilensin ve Sen ki peygamberimizsin elhamdülillah...

610 senesinin Ramazan ayı…“Oku! Yaradan Rabbinin adı ile! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle yazmayı öğreten Rabbin en büyük kerem sahibidir.” (Alak,96:1-5)

Sen müjdelerin en büyüğü…

Şüphesiz biz seni bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak hak (Kur'an) ile gönderdik Sen cehennemin halkından sorumlu tutulmayacaksın (2/119)

Biz bunu bildik, inandık ve iman ettik Efendim

Sen buyurmuştun efendim; Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki hiçbiriniz, ben kendisine ebeveyninden, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, iman etmiş olamaz. Ravi: Müslim, İman 69-70

YAŞAMINDA…

Samimi olarak ashabın zamanında “anam babam Sana feda olsun” diyenlerden olamadık efendim

Bir; Hz.Mus'ab Bin Umeyr (r.a) gibi olamadık Sana benzediği için Uhud gazvesinde ibn Kamie tarafından sağ kolu kesildiğinde şükürler olsun Hz. Muhammed (S.a.v) kurtuldu sol kolumuda al, sol kolu kesildiğinde şükürler olsun Hz. Muhammed (S.a.v) kurtuldu bir başım kaldı başımıda al dediğinde başıda kesildi.

(bir rivayete göre başı yere düştüğünde Umeyr yüzünü saklıyordu. Yüzünü Saklıyordu Koca Mus'ab, Koca Mus'ab yüzünü saklıyordu ama konuşacak hali de yoktu sondakikalarını yaşıyordu. Kim bilebilirdi acaba O'nun yüzünü saklamasının sebebini?

Resulü Ekrem (s.a.v) şerhetti... Buyurdular ki: " Mus'ab hicabından yüzünü saklıyor, çünkü bana söz vermişti. Hayatta oldukları sürece beni koruyacak, bana zarar dokundurmayacaklardı. Şimdi Rabbim' den hicap içinde ben hayattayken hâlâ dudaklarım kıpırdıyor, YA RESULULLAH' a bir şey olursa?

Mus'ab benden çok hayırlıydı, öldüğü zaman sarmak için kefen bulamadık. Başını örttük ayakları açık kaldı, ayaklarını örttük başı açık kaldı. N´eyleyelim Ya Resulullah? Dedik
Buyurdular ki: " AVRET MAHALLİNİ ÖRTÜN ve GÖMÜN
)

Halbuki Hz.Mus'ab Bin Umeyr (r.a) seni tanımadan önce yumuşak yataklarda yatan, güzel ve temiz kıyafetler giyen biriydi seninle birlikte bütün bunları geride bırakıp tek güzelliğin sende olduğunu görmüştü.

Ve o ilk öğretmendi her çıktığı gezide onlarca iman dolu gruplarla dönerdi sana aklını da, bedenini de imanın ve senin yoluna feda etmişti.

Onlar…

” İnandık” demekle yetinmemişler, Sana olan sevgileriuğrunda her türlü zulme ve işkenceye göğüs germişlerdi. Bu uğurda gerektiğinde yurtlarından, mallarından ve canlarından fedakârlık etmişlerdi. Onların Sana olan sevgileri, yavrusunu korumak için kendisini tehlikeye atan bir annenin ciğerparesine olan şefkatinden daha fazlaydı. Mesela Hz. Ali’ye, “Siz Resûlullah’ı (a.s.m.) ne kadar seviyordunuz?” diye sorulduğunda, O, şu cevabı vermişti:

“Resûlullah bize malımız mülkümüz, çoluk çocuğumuz, anamız ve babamızdan daha sevgili idi. Ona, susadığımızda soğuk suya duyduğumuz arzudan daha çok arzu duyar, daha çok severdik.”

Bu sevgi öyle büyük sevgi idi ki; Belki de bunun ilk tecrübelerinden birine Hz. Ömer (r.a) da yaşadık. Bir gün Efendim sen sormuştun: “Beni ne kadar seviyorsun?” Cevabı ise, “Seni canımdan başka her şeyden çok seviyorum!” oldu. Ama Sen Efendim en can alıcı noktaya dikkatini çekmiştin, “Canından da çok sevmedikçe tam iman etmiş olamazsın, ya Ömer!” buyurmuştun.

SENİ CANIMIZDAN ÇOK SEVİYORUZ EFENDİM…

Biz sevgiyi seni ruhlarımıza gıda olarak benimsedik efendim..Kalplerimiz seninle canlandı seninle şahlandı...

Yinede bunun sözlerde kaldığını düşünüyor ve Senden bizleri affetmeni istiyoruz Efendim...

Bir Ebu Talha (r.a) vardı; senin kalkanın olmuştu. “Anam, babam sana feda olsun Ya Resulullah! SAKIN SANA OK İSABET ETMESİN.” derdi.

Bir Enes bin Nadr (r.a) vardı; Resülullah vefat etti denildiğinde Resulullah’tan sonra sizin yaşamanızın ne faydası var?” deyip kılcını çekip müşriklere karşı şehadeti kazanana kadar savaşan.

Bir Zeyd b. Desine (r.a) vardı; “Değil Muhammed (sav) in sizin elinizde olması, onun ayağına Medine sokaklarında diken batmasına dahi razı olmam.” derdi.

Efendim senin saçının teline kurban olanlar vardı. Halid b. Velid (r.a) senin umre sonrasında traş olurken saçının telini alabilmek için yarışanlar arasında öne geçerek aldığı bir tutam saçını sarığının içinde saklayıp tüm savaşlarda galip gelen bir komutandı

Mescidlere gelir, meclislere gelir saçının ve sakalının tek tanesi biz onu gördüğümüzde göz yaşlarına boğuluruz ama ne yazıkki unuturuz sana göz yaşı seni yaşamakla olur

Ve sahabe sevgisi…  

Onlar için en büyük gaye, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisini kazanmaktır. Bunun yolu da Sana tabi olmaktan geçer biliriz. Âl-i İmrân Sûresi’nin 31. âyetinde buyurulur:

“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.’”

Bu emirler ışığında yaşamayı gaye edinen sahabelerin en mühim meselesi, Senin sevgini kazanmak, sana olan bağlılıklarını göstermekti. Sana olan bağlılıklarının yolu daseni dinlemek ve sana tabi olmaktan geçiyordu.

Neden? Okuduk, öğrendik, duyduk ve bizde bu bağlılığı gösteremedik diye soracağız... Ama sen bizleri affet Efendim...

Öyle bir zamanki Senin hayatınla yaşamayı öğrenemedik Sevginin bu olduğunu bilemedik, dünya aldı içine bizi savuruyor... Affet bizi Efendim…

Özür dilerim…

Özrümüz büyük utancımız büyük. Adını, sevgini bir bayrak gibi dalgalandıramadık gönül semalarında. Giremedik kalplere, anlatamadık senin adını, sunamadık sana muhtaçbenliklere.

Büyük utançlara kundaklandık; affet bizi ama Sen Sultansın Efendim, ne olur himmetini esirgeme boynu bükük, yüreği yaralı bizlerden, ümmetinden.

Efendim senden utanarak yeni bir hicretini diliyoruz. Sen gel ki, güneşin bizi terk ettiği karanlık gecelerimize dolunaylar doğsun. Biz yeniden haykıra haykıra “Tale’al-Bedru” ları okumaya başlayalım

Keşke bizde senin yaşadığın zamanda yaşasaydık. Keşke seninle aynı meclislerde bulunsaydık, senin duanı alsaydık seni görsek seninle yürüseydik. Senin sevgine nail olsaydık

Senle cihad etsek, senin rızanı kazanabilseydik

Senin önüne kalkan olsaydık...

Senin ayağına diken batmasın diye yollarını temizleseydik

Biz senin ahirzaman ümmetin olarak senden bizleri affetmeni istiyoruz...

Bir bilseydik seninde bizleri sevdiğini ümid ediyoruz bizler için istediğin şefaatten bizleri sevdiğini..

 

VE BİZ

İlk sünnet oturarak su içmek ve yatarken sağ tarafına yatmak; çocuklara öğretilen ALLAH birdir ve Peygamberin kim sorusundan HZ. MUHAMMED (s.a.v). Sonra güzel ahlak dersim sendin

Sonralarda senin hayatın ve güzelliklerin...

Biliyorsunuz onu oturarak su içerken bildik, annelerimiz yavrum Peygamberimiz suyu hep oturarak içermiş,Peygamberimiz hep sağına yatarmış, Peygamberimiz yatarken böyle dua edermiş. Diyerek bizlere Pegamberimizi anlatırdı, sonrasında sünnetleri tekrarlanırdı... Biz onu sünnetiyle tanıdık, sevdik, doğruları bildik.

2010 mart ayı dünya ikliminde bir oraya bir buraya savrulan ben; bir gün seni özlemiş, sana olan hasretiyle yanmış, tutuşmuş, senin nur cemalinin yattığı mekana Medine’ye gelmiştim, Senden rıza dilemeye, Senden dua dilemeye, Senden özür dilemeye… Öyle ki Efendim orada bile senin karşına aman durup dua istemek çok zordu ne yapacağımı bilmez bir durumda görevli insanların devam edin demesiyle gözlerimden damlalar süzülüyordu. Huzurundan ittirişlerle uzaklaştım, dayanamadım yine yeşil kubben etrafında döndüm, kubbeye baka baka yine geldim huzuruna ve kalabalık yüzünden sana doya doya bakamadım Efendim

Duam oldu sana doya doya bakmak

Ertesi gün yine senin huzuruna gelmek için yola çıktım,mescidine ayak bastığımda gözüme Yüce Allah (c.c) Kitabı Kur’an-ı Kerim takıldı ve bulmuştum efendim senin huzurunda Kitabı alıp karşına oturup okumaya başladım.Görevliler hiçbirşey demediler ve ben sana bakıyor, selam ediyor, dua istiyor ve özür diliyordum… Aramızda 5 metre vardı Efendim neden diyordum neden bu yaşıma kadar sana gelmedim affet beni Efendim

Ensar’ın şehrinde durduğum her gün senin huzurunda bizleri affetmen için senin sohbet meclisinde bulunurmuşcasına kalbimden bizleri affetmeni istedim Efendim…

Senden ayrılmak o kadar zordu ki Efendim Bedenim yola koyulmuş ama ruhum meclisinde kalmıştı... Ama bir şeyin sevinci vardı bir tarafımda Allah (c.c) evine doğru yola çıkmıştım… Oraya ilk adım attığımda ettiğim ilk duam seni bir daha görmekti

Beni affet Efendim 2 senedir sana gelemiyorum…

Efendim ahirzaman ümmetin içinde seni çok sevenlerde var.. Sen ve Senin güzelliklerin anıldığında içlerini sevinç kaplayan ama senin zamanında çektiğin sıkıntılarıduyunca ağlayan, parçalanan insanlarda var. Onlarki sana komşu olmak isteyenler, onlarki seni görmek isteyenler,onlarki seninle yatıp seninle kalkanlar. Senin bugüne bıraktığın, mesajlarla hayatını idame ettirenler. Cennet ehlinde sana komşu olmak isteyen bizleri affedip komşuluğuna kabul eder misin Efendim?

Seni sevenler bilirler ki seni seven Allah (c.c) sevgisine nail olurlar. Seni yaşayan bilirler ki Allah (c.c) rızasına nail olurlar.

Efendim

“Kim bir musibete uğrarsa, benim yokluğum sebebiyle maruz kaldığı musibeti hatırlasın. Çünkü bu, en büyük musibettir” buyurmuştun.

Efendim; biz sevgiyi senle yaşamadığımız sürece sevginin gerçek manasını anlamayacağız, sevmenin senin sünnetinle olduğunu, ALLAH yolunda cihatta olduğunu kavramadıkça dünyalık sevgilerle kalacağız.

Seni unutmuşuz ve musibetler çarkı içinde dönüp duruyor hep başka şeylere bağlıyoruz başımızdaki musibetleri.
Seninle öğrenmeli hoşgörüyü, adalet
i, sevgiyi, saygıyı, anlayışı, cömertliği ve yumuşaklığı...

Yaratılanlara bakınca bile seni göremeyen biz, senden şefaat diliyoruz…

Güle bakınca bile seni göremeyen biz, senden şefaat diliyoruz…


Bizlerin bu yaşadığı zamanı sen öncelerde 
söylemiştin efendim, bunun için sabahlara kadar affedilmemizi istedin Yaradan’dan ama bizler senin bu şefaatine nail olmak için dua ediyoruz.

Efendim bizleri de sancağın altına al,

Efendim bizleri de cehennem ateşinden uzak tut.

Efendim senin öyle sahabelerin vardıki onlar bile bizler için dua buyuruken biz adlarını bile unuttuk bizi affedecekler mi?

Bir Ebu Bekir (r.a) Sıddık ’ların efendisi hayatın boyunca yanından ayrılmamış Câmiu'l Kur'an vardı. O ki bütün malını mülkünü canıyla beraber İslam yolunda harcamış insan

Birgün Efendimiz (S.A.V.) Hz Ebu Bekirin yanına gelip ona dedi ki:
"Ya Eba Bekir dün sen hangi amelde bulundun
 ki Allah sana cennette bir köşk ihsan edecek ve sen o köşkün hangi penceresinden bakarsan bak Cemalullahı göreceksin. Dün hangi güzel amelde bulundun" dedi. Hz Ebu Bekir

"Ya Resulullah dün ben farklı birşey yapmadım herzamanki ibadetlerimi yaptım"
 dedi. Efendimiz:

İyi düşün sen herzamankinden farklı bir amelde bulundun o amelde Allahu Tealanın çok hoşuna gitti." Hz Ebu Bekir düşünmeye başladı sonunda şunları söyledi:

"Ya Resulullah dün ben senin ahirzaman ümmetinin ahiretteki durumunu düşündüm. Onlar o gün çok perişan olacaklar. Ama sen ümmetine çok düşkünsün, onların o zor durumunda sende üzüleceksin,ağlayacaksın ama bende seni çok severim.
 Senin üzülüp ağlamana dayanamam. Ben bütün bunları düşünürken kalbim galayana geldi ve ellerimi kaldırıp şöyle bir duada bulundum;

YA RABBİ VÜCUDUMU ÖYLE BÜYÜT ÖYLE BÜYÜT Kİ CEHENNEMİNE BENDEN BAŞKASI SIĞMASIN"

Ya Rabbim bizleri cennetinde Ebu Bekir (r.a) komşu kılAmin...

Öyle bir zamandayız ki efendim;  dünya kasveti sarmış etrafımızı, dünya işleri içinde boğulmuş. Sanki sadecedünya içinmişiz gibi unutmuşuz seni ama bilmiyoruz ki Seni anamızdan, babamızdan, evladımızdan daha çok sevmedikçe bu dünyada da ahrette de huzuru ve mutluluğu yaşayamayacağız.

Sen alemlere rahmet olarak gönderildin, biz bunun kıymetini bilmiyoruz. Sen sabahlara kadar ümmetim diye ağladın biz ise sabahlara kadar seni anmaktan bir haber olduk, ama efendim biliyorumki sen şefeaatinden bizleri mahrum etmeyeceksin.

Ensar gibi olamadık efendim Sana kucak açamadık, Senin ümmetine kucak açamadık, Müslüman ülkelerde akan kana dur diyemedik. Biz evlerimizde sıcacık yataklarımızdayatarken, onlar sadece seni yaşamak ve Allah (c.c) emirlerini yerine getirmek istediler onlara yapılan zulme sessiz kaldık ve sesimiz hala çıkmıyor

Efendim senin zamanında yardıma muhtaçlara el uzatan, dertlilere derman olan pişmanlıklara dua olan insanlar vardı ama şimdi muhtaçlıları ittiren, dertleri dertlendiren,pişmanlıkları azdıran insanlar var. İslam emir ve yasaklarını fetva adı altında şekillendirmeye çalışanlar var.O kadar boş yaşıyoruz ki hep ziyandayız Acaba bizisabahlara kadar ağlayıp şefaat istediğin ümmetin olarak kabul edecek misin? Eğer Sen bizi kabul etmezsen Yüce Rabbim bizleri nasıl affedecek Ya Rasulallah? Bırakma bizi gönlümüzün Sultanı, affet bizi affet ki Yüce Rabbimde bizi cehenneminden uzak tutsun.

VE GİDİŞİN…

Gidişin Efendim bizi yalnız bırakışın Hicretin 11. senesi, Rebiülevvel ayının on ikisi, Pazartesi günü. Milâdî 8 Haziran 632. altmış üç yaşında iken mübarek ruhun Refik-i Alâ'ya yükseldi.

Gidişin bu dünyada bizleri yapayalnız sensiz bırakışın efendim

Veda hutbeni yaptığında akan gözyaşları deniz oldu

Senin gidişinle yıldızlar söndü

Sen cin ve insin peygamberi Hz. Muhammed S.A.V keşke bizde seni görenlerden olsaydık... Ama biz seni görmeden sevenler meclisinde olmak için çabalıyoruz.

Ey güzeller güzeli, sevgililer sevgilisi...

Senki bu dünyadan göç etmeye yakın zamanda demiştinki "Ey insanlar! Sizden ayrılma vaktim oldukça yaklaşmıştır. Sizden birine vurmuşsam, işte sırtım gelsin vursun. Birinizin malını almışsam, gelsin hakkını alsın. Sakın hak sahibi, 'Şayet kısas talebinde bulunursam, Resûlullah bana darılır.' diye düşünmesin! Bilmelisiniz ki, benden hakkını isteyene darılmak benim fıtratımda yoktur. Benim yanımda en sevimliniz, hakkı varsa, gelip benden onu isteyen kimsedir. Yâhut helâl edendir. Ben Rabbimin huzuruna üzerinde kul hakkı olmadan varmak istiyorum." O zamanki hala adaletini ve doğruluğunu gösteriyordun. Sen bizlere hakkını helal et ey Sevgili...

Bu ahirzaman dünyasında seni unutmamış olan sana sevgi duyan "ümmetim ümmetim" diye seslenişini duyup sevgine layık olmaya çalışan bizlere eksiklerimiz olsada şefaat et.

Yarabbi biz kulların senden affını ve mağfiretini istiyoruz, affı bol olan Allah’ım bizleri de Sultanlar sultanı Peygamberimiz Hz. Muhammed S.A.V efendimize ümmet kıl, cennet ehlinde onunla birlikte cennet hayatı yaşamamızı nasip et.

Allah’ım bize peygamber efendimizin ahlakıyla yaşamak nasip et ki, peygamber efendimizin sevgisine layık olalım.

Efendim bir elimize güneşi, bir elimize ayı verseler senin yolundan asla vazgeçmeyeceğiz

Ey Rabbimiz! Rasulünü anışımızdan haberdar et! O’na binler salat, binler selam! Habibine Makam-ı Mahmut’u ver. O’na vesileyi lutfet. O’nu refik-i Âlâya yükselt. Bizi de affet.O’nun hatrına affet,Zatının hatrına Affet.


twitter.com/infial_